ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMAK...
Muhsin Ceylan

ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMAK...

ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLMAK...

 

                                                                                            

Alman İslam Konferansı, Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer'in başkanlığında “İslam'ın Alman hukukuna daha iyi entegre edilmesi” gündemiyle dördüncü kez toplandı. İlk İslam Konferansı'nın toplanmasından bu yana tam 12 yıl geçti. Federal Büyük Koalisyon hükümeti İslam Konferansı sorumlusu İçişleri Bakanı Horst Seehofer (CSU), bu iki günlük ‘konferans’a yeni yüzler ile mahalde uyum ve Almanya'da imam yetiştirilmesi konularıyla çıktı. Bu ‘büyük’ buluş(tur)mada, Almanya'daki 5 milyona yakın Müslüman'ın daha iyi dini ve sosyopolitik birlikteliğine yönelik manifesto nedir ve biz ona ne dedik? Almanya’da imam yetiştirilmesi konusu, körün fil tarifi gibi sanki. Oldukça çetrefilli bu konuda en iştahlı olanlar ise, Almanya’nın bu konu için ayırdığı 25 Milyon Euro’luk paradan pay kapma peşinde görünen üniversitelerdeki İlahiyat Enstitüleri’nin öğretim üyeleri durumundaki tanıdığımız simalar ile resmi operasyonlarla icat edilen, üretimi yapılan ‘cami’ler, ‘cemaat’ciler... Türkiye’den gelen imamlar ve camilerin finansmanıyla cemaatlerin bağışları konuları, Avusturya’daki ‘model’in buraya da ithaliyle halledilecek çok yakında. Bu yönteme itiraz eden bizim temsilcilerimiz durumundaki dini hizmet veren teşkilatlarımızın genel merkezleri yani STK’larımız, sadece zamana oynuyor, hepsi o...

 

Bu tespitlerimize temsilcilerimiz STK’larımızın yetkililerinden itiraz geleceğini biliyoruz. İlerleyen satırlarda yaşananları derinleştirdikçe profesyonel sessizliğe bürüneceklerinden emin olabilirsiniz. Almanya merkezli Avrupa’da varoluşumuzun devamı açısından hayati öneme sahip bu ‘imam’lar tartışmalarında, tüm ve tek sorumluluk kesinlikle STK temsilcilerimizin değildir. Biz yaşadığımız ülkelerin yeni yerlileri haline gelmiş Almanya Türkleri olarak her birimize konunun takibi ve buranın gerek vatandaşı gerekse burada yaşayan biri olarak federal ve eyalet anayasa teminatı altındaki haklarımızın takibini yapmak da düşüyor. Tuttuğumuz futbol takımının maçlarına gösterdiğimiz ilgi ve alakanın yüzde birini çocuklarımız ve torunlarımızın kültürel kimliklerini doğrudan etkileyecek bu tür hayati meselelerimize de ayırmamanın tarifi, adı sizce ne?

 

ANAYASA İHLALE GELMEZ

4. Alman İslam Konferansı öncesi bu işlerin baştan beri özel sektöre geçtiği zamanla verdiği ara hariç mimarı olan F.İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Markus Kerber, Bild gazetesine ‘Cami Vergisi’nden bahsederek, bu konu ne zaman gündeme gelse heyecanlanan ve ’En büyük biziz!’ diyerek ilk sıraya duran bizim STK’ları malayani tabirle yemledi. Bu temsilcilerimizi henüz dini cemaat olarak tanımayan ve bunda devamlı engeller çıkaran Alman politik aklı, sanki bu ‘Cami Vergisi’nin Müslümanlar için mümkün olmadığını bilmiyormuş gibi davranırken, Almanya Müslümanlarının anayasanın tanıdığı haklarını gasbetmeye devam ediyor. Biz de kaliteli ehliyet ve liyakata sahip öznelerle olayları takip edemediğimizden, iş konferanslarda en üst seviyeden yetkililerle adeta ‘at pazarlığı’ yapan ZMD Başkanı Aiman Mazyek’e kalıyor. Sonra da ona kendi aramızda yüksek, dışarıda da kısık sesle artistliğinden girip, showmenliğinden çıkıyoruz. Her konuda olduğu gibi bu hayati meselelerimizin en önceliklilerinden olan bu mevzuyla ilgili olarak da, neler yaptığımız, yapamadığımız ve yapmamız gerekenler noktalarında kendimizle yüzleşmek yerine işimiz gücümüz faaliyet tevili...

 

Sayın Müsteşar Kerber diyor ki: ‘Vergi konulabilmesi için en olmazsa olmaz, Alman yasalarındaki temel şartlara uygunluğun belgelenmesi gerekir.’ Bu cümleyi kuran Sayın Kerber’e birilerimiz, ’’Nedir bu belgelenmesi gereken uygunluk şartları?’ diye sormaya cesaret edebilmelidir. Almanya bir fert olarak inandığım ve iman ettiğim dinim İslam’ı her türlü tevili bir kenara bırakarak, bir ‘güvenlik’ konusu olmaktan çıkarmaya mecburdur. Bunun aksi, devlet olarak Federal Anayasa’ya mugayir harekettir ve bu da, anayasa ihlalidir. Bunu bilmek için de, ne devlet ne de anayasa hukuku okumuş olmak gerekir. Dönelim 4. İslam Konferans’ına. Bu iki günlük konferansın ardından temsilcilerimiz durumundaki hangi STK’mızdan kısa da olsa bir açıklama geldi? ATİB’in dışında kim, hangi cümlelerle bir açıklama yaptı veya ihtiyacını duydu? Bunu yapmayan çatı örgütlerimizin tavanlarına tabandan hangimiz, ’’Bu 4. İslam Konferans’ında ne oldu?’’ diye sordu? STK’larımız niye bir açıklama yapamazlar? Allah’tan yerli medyada vicdan ehli kalemler var da, en azından neler nasıl yapılıyor, onlardan öğreniyoruz. Mesela herşeyiyle tam tekmil çalışabilen Köln TRT’den arkadaşlarımız, memleketten gelen vekillerimiz, bakanlarımız veya genel müdürlerimizi adım adım takip edip haber yaparken, mikrofon ve kameralarını alıp doğru genel merkezleri Köln’de olan STK’larımıza bu konuyla ilgili mikrofon tutma zahmetinde bulunmazlar? Yoksa, yaptılar da biz mi kaçırdık? Türkçe yazılı medyada, kim nerede bu son konferansı tek sütüne haber dışında okuyucu, izleyici dinleyicisine iletti? Kendi hayati meselesine bile bu kadar hoyrat davranan başka bir topluluk var mı acaba dünyada? Haklarını yemeyelim; bilhassa sosyal medyada, Müsteşar Serap Güler Hanım’ın yırtmacı ve yemekte domuz eti konusunu konuşmayan kalmadı. Demek ki, magazinseveriz. İş bilgi, fikir, tez ve ortak aklın yol haritasına gelince de ortalıkta görünen olmaması garip değil mi? Türkiye cephesinden 4. Alman İslam Konferans’ı hakkında yazıp çizen bir kaç sima da olmadı değil. Bu yazıların tamamı belki size garip gelebilir ama hepsi bizleri diyazna, şekillendirmeye yönelikti. Almanya’nın bizleri şekillendirmek istemesinden haklı olarak rahatsızlık duyan bu kalemlerin, bizlere kundakta çocuk muamelesi yapmak istemeleri ve bunu denemeleri ayıptan da öte birşey. Onlara, ’’Gölge etmeyin başka ihsan istemez! Sizler, buralarda kuvve-i seyyare topluluklara uyduruk kıytırık konularla bizlerle ilgileniyormuş gibi yaptığınız panellerinize devam edin...’demekle yetinelim şimdilik.

 

İSLAM’I GÜVENLİK SORUNU YAPMA EDEPSİZLİĞİ

Yazının uzayacağının farkındayım: Dert büyük olunca, söz de yazı da uzuyor. F. İçişleri Bakanı Seehofer’in FAZ’e yazdığı makalenin başlığı ‘Almanya'da, Almanya'dan, Almanya için bir İslam ' idi. Seehofer, ’’Müslüman cemaatler, Anayasa'nın tanıdığı din özgürlüğü şartlarını devlet – cemaat işbirliğiyle bağdaşacak şekilde organize olmak durumundalar’ derken, devletle istikrarlı ve güven temellerine dayalı bir ilişki kurulmasına dikkat çekiyordu. Sayın Bakan’a STK’larımızdan veya biz okuyuculardan ’’Bizim devlete güven meselemiz yok. Devletin bize suni güvensizliği söz konusu’’ diyebilenimiz oldu mu? Olmadıysa neden? Görüldüğü gibi, Almanya’da, birileri gündemi oluşturuyor o gündemin içinde adı geçenler de ona tabi oluyor. Bu pasiflik, edilgenlik göçün 58. yılına girildiği bugünlerde bile hala devam ediyorsa, acilen oturup kendimizi masaya yatırmalıyız.

 

2006'daki ilkinden bu yana DİK ile ilgili tartışmalar yaşadık, zaman zaman boykot ettik, birimize sunulan projelerle sözde refiklerimizi de anında sattık. Bizim karakterimizi keşfeden Alman politik aklı, dini hizmet veren derneklerimizin genel merkezlerinin zihniyetini, temsil kabiliyetini, gücü ve etkisini ilk önce çalışma gruplarında tartışmaya açtığında, bizler o masalarda başladık birbirimizi yolda bırakmaya. Buna şaşırmayan, aslında buna alan açan bürokratik akıl, dini hizmet veren dernek, çatı örgütleri temsilcilerine karşı boş dolu farketmeden konuşan (isimlerini burada yazıp meşhurluklarına, şöhretlerine katkı sağlamayayım) Müslüman ‘birey’leri tedavüle soktu.  artık zamanı da gelmişti hani. Almanya’yı doğru okuyan ve zamanın ruhunu kavrayan gençler büyük dernek yetkililerimizi usulünce de olsa uyarınca, kızılca kıyamet koptu. Başladık, ‘hain’ ve ‘ajan’ üretmeye. Oysaki o hainler ve ajanlar, bunu üretenlerin dibinde nefesleri kadar yakındılar. Gidişatı doğru okuyanların söylemeye çalıştıkları 2013 yılındaki 3. DİK'in bileşiminde net bir şekilde görülüyordu aslında. Hatırlayın, o konferansta dernek temsilcileri dışında başka bir katılımcı yoktu. Şimdilerde niye 4.süne gittiniz diye STK’lara ayar verenler, o 3. konferansa mutlaka katılmamız gerekir diye yırtınıyordu.

 

İSLAM’IN EVRENSELLİĞİNİ BİLMEME CAHİLLİĞİ

Seehofer’in İslam ve Müslümanlara bakışı kimsenin meçhulü değil. Ona göre Almanya'yı Hristiyanlık şekillendiriyor(du). "Müslümanlar bizimle yaşamak zorunda, ne bizim yanımızda ne de bize karşı değil." deyince Başbakan Angela Merkel, Seehofer'e adeta bizim adımıza cevap vermişti. ’’Ülkemizin tarihi karakterinin Hristiyan ve Yahudi olduğuna şüphe yok. Ülkemizde 5 milyon Müslüman'la beraber İslam da, Almanya'nın bir parçası haline geldi’’ diyordu. Tavırları ve CSU Genel Başkanı sıfatıyla çok farklı açıklamalarıyla Federal Büyük Koalisyonu’nda çok ciddi türbülanslara sebep olan Bakan Seehofer’in, İslam ile alakalı bugünkü açıklamaları oldukça farklı. Seehofer, Almanya Müslümanlarının çeşitliliğine vurgu yaparak, Alman ve Müslüman kimliklerini güçlendirmek ve vatanları Almanya ile özleşmelerinden bahsediyordu. Hedef olarak belirttiği ise; "Almanya'da, Almanya'dan ve Almanya için bir İslam." Bir zamanların Suriye asıllı Prof. Dr. Bassam Tibi üzerinden piyasaya sürdürülen ’’Avrupa İslamı’’ her türlü çalışmalara, operasyonlara ve medya desteklerine rağmen bir türlü tutmayınca’’Almanya İslamı’’na taşındık. Biliyorum, bazılarınız çok şaşıracak ama yazmak şart. Almanya’da yaşayan Müslümanlar, buralarda kendi geldikleri kök ülkelerinden daha rahat bir şekilde dini hayatlarını yaşayabiliyor. Bunun tersini inkar edenler, ya radikaldirler ya da dinci tüccarlardır. Başörtüsü veya okullarda cami, yüzme dersleri gibi tali ( önemsiz değil) olaylar, siyasal islamcılığın yaşamak için kendine öteki ilan ettikleri üzerinden rant elde edip hayat gıdası bulma çalışmalarıdır. Bu tür gayret içinde olanlar, insanımızı beslendiği ‘paralel toplum’a götürüyor.

 

Almanya’da Müslümanların rahat olmadığını söylemek ya art niyetliliktir ya da nankörlüktür. Etraf ülkelere bir nazar attığımızda sadece, 100 yıllık resmi bir İslam Yasası olan Avusturya bazı alanlarda daha önde. Bilindiği gibi artık Avusturya'da imamlar cami cemaatleri tarafından finanse edilmek zorunda. Buna benzer Hollanda, İngiltere, Belçika gibi birçok başka ülkede devlet ve resmi kurumlar ile Müslümanlar ya da onların temsilcileri dernekler arası görüşmeler devam ediyor. Fransa ve İspanya'da ise durum biraz farklı. Oralarda Müslümanlar daha ziyade kendi aralarında organize.

 

4. Alman İslam Konferansı patronu F. İçişleri Bakanı Seehofer, Müslümanların ülkeye uyumlarını arttırabilmek için Müslüman cemaatlere mali teşvik sunmaya hazır olduklarını belirtip, "Burada yaşayan Müslümanlar Almanya'ya aittir" cümlesini kurarken, bir türlü ‘İslam da Almanya’ya aittir’ diyemedi. Kim bilir, belki; 2010 senesinde iki Almanya’nın birleşmesinin yirminci yılı kutlama etkinliklerinde, ’’İslam da ülkemiz Almanya’ya aittir’’ diyen zamanın Cumhurbaşkanı Christian Wilhelm Walter Wulff’un daha sonra başına getirilenlerden de çekinmiş olabilir.

 

Almanya'da dini hizmet veren bizim cemaatlere yani derneklere kamu hukukuna göre tüzel kişilik statüsü tanınmıyor. Hristiyanlara ve Yahudilere bir de Hessen eyaletinden DİTİB’in kendisinin eyalete partner kabul edilme şartı üzerine onayıyla Ahmediyelere tanınan bu statü dini topluluklara vergi toplamak gibi bazı imtiyazlar kazandırıyor. Dini çatı örgütlerimiz, bu statüye ulaşılması ve başta okullarda İslam Din Dersi konularının daha organizeli yürütülmesi için Köln’de zar zor gerçekleştirilen Müslümanlar Koordinasyon Merkezi (KRM) adlı bir birliktelik oluşturmuştu. Kuruluşunda meselelerimizin hızlı halli için ciddi bir adım olduğunu düşündüğümüz bu üst kuruluşumuzun DİTİB temsilcilerinin ‘özel’ gayretleriyle tamamen atıllaştırılmasını, etkisizleştirilmesini şimdilerde daha net bir şekilde anlıyor insan. Bir de şu meşhur ‘Kayıp Aranıyor – Vermisst!’ afiş kampanyası var. Bunu yapanların şimdilerde vicdanen rahat olup olmadıklarını da merak etmiyor değiliz. Pirinç içindeki bu beyaz taşlar, günün birinde her yönüyle yazılacaktır mutlaka. Umarım bunu yazmak da bize nasip olur. 4. DİK’e her biri üçer özel korumayla katılan ‘seçilmiş’lerle beraber buraya katılan kerameti kendinden menkul İslam Uzmanları ve dernek temsilcilerine bakınca, KRM iğdişi ve iğdişçileri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Beklentim şudur: Bu KRM toplantılarına başından beri katılıp bugünlere gelişlere bizzat şahit olanların tabusuz herşeyi tüm yalınlığıyla anlatmaları. Peki bu sizce neden yapılamıyor? Bizdeki cevabı, menfaat ve rant. İstikbal, masa ve kasa beklentisi. Yanılıyorsak, aktörler bizi tekzip edip olayları anlatsınlar, yalanlasınlar. Buyursunlar kamuya açık istedikleri yerde tartışalım bu ve diğer konuları. Bu kadar takiyeyi mide kaldırmıyor artık...

 

TEMSİLCİLERİN RUH HALLERİ BOZULUNCA

Yukarıda, ‘Avrupa İslamı’ndan "Alman İslamı"na taşındığımızı belirtmiştik. Son konferansta "Alman İslamı" tartışması yeniden alevlendirildi. Makale, "Almanya‘da, Almanya‘dan ve Almanya için İslam" başrollerdeydi. Almanya Müslümanlarının kendilerini yurtdışından etkilere kapatmaları ve Alman devletiyle işbirliğinin gereklerine (Bu, ne demekse?) uygun bir şekilde örgütlenmeleri isteniyordu. Asli yerli merkez medya da buna, olanca gücüyle detek veriyordu.

 

Almanya’da ülke kanunları, örf adet, gelenek görenek ve kurallarına saygı içinde kendi haline göre yaşayan Müslümanlar dışında asli yerli veya sonradan ona ilişmiş veyahut ta iliştirilmişler onlar İslam ve Müslümanlar hakkında konuşup rajon keserken, temsilciliğimizi kimselere bırakmayanlar ise çok güzel hem de harika bir şekilde susuyorlar. Hata yapmaktan korkuyor olmalılar ki, hata yapmamak adına ‘karşı’ taraf ile konuşmuyorlar. Onların sesleri sadece kendi tabanlarına çıkıyor. Karşı taraf ile karşılaştıklarında sergiledikleri tavırlar beni sosyolog Doç. Dr. Bünyamin Bezci’nin şu cümlelerini hatırlatıyor: ’’Hoca arkadaşlarını ya da asistanlarını adab-ı muaşereti zorlayarak aşağılayanların elitist olmadığını dekan ya da rektör gördüklerinde abartılı sevgi ve saygı gösterilerinden anlayabilirsiniz, aslında bu vahim durum tinsel bir biseksüellikten başka bir şey değildir;)))’’

 

Malum, herhangi bir olayı, olguyu, düşünceyi doğru anlayabilmenin ilk şartı, doğru bilgi sahibi olmak ve adaletle, samimiyetle, yargılamaksızın anlamaya çalışmaktır. Bizde bunun geçerli olduğunu söylememiz oldukça güç. Biz, hep bir üstümüzün ağzına bakmayı seven kültürün, toplumun fertleriyiz. Sesimiz hep astlarımıza çıkar! Cemiyetlerimizde kadın ise kermesten kermese görünür halde. Burada yetişen kuşak, biz istesek de istemesek de, hoşumuza gitse de gitmese de artık bizim gibi değil. Hal böyle olunca çok ciddi bir iletişim sıkıntısı yaşıyoruz. Bundan dolayıdır ki, bugün cemiyetlerimiz erkek emekliler kulübü halindedir. Gençlerimiz kendilerinin anlaşıldığı mekanlara göçüyor. Kadınlar ise bütün hayatı içine atıyor. Ömür böyle akıp giderken, önümüzde kaldırılması gereken bir cenaze var. Almanya Müslümanları olarak yoğunlaştırıldığımız imam yetiştirme meselesi. Alman hükümeti imamların Almanya'da yetiştirilmesini istiyor ısrarla. Bizim çatı örgütleri de buna ihtiyacın ve gerekli altyapının olmadığı görüşünde. Olay burada tıkanıyor. Almanya’da piyasaya sürülen, envai çeşit İslam temsilcileri biz Müslümanları ve İslam’ı tartışırken, her iki cümlelerinden biri Türkiye, Erdoğan, Diyanet ve DİTİB oluyor. Almanya’ya hoş, uyumlu ve makul görünmek için bu kadar husumet, kin ve nefret nasıl bir yürekte taşınır merak ediyor insan. Onları medyada dinledikçe, izledikçe veya okudukça, bu kadar cehalet ve husumet, yalan dolan ancak yüksek tahsille olur, diyorsunuz gayri ihtiyari. Tam da BİLD Gazetesi yayıncılık makasından yürüyor bu meslekten uyumcular, İslam uzmanları!?

 

ALMANYA İMAMCILARININ ESAS DERDİ TÜRKÇE

Almanya Müslümanlarına karşı estirilen bu rüzgar değil, fırtınada her bir çatı örgütü de kendine göre bulduğu zaman zaman kafasını dışarı çıkarıp, ‘Ne oluyor?’ diye baktığı bir kovukta adeta. Bir Rusa, bir İspanyola, bir Yunana, bir Ruma, bir İtalyana, Portekize, Ermeniye ‘Kilisede vaazlarınız Almanca olacak!’ demeyen, diyemeyen Almanya, sıra Müslümanlar olunca vaaz ve hutbe Almanca olmalı diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Sanki bizim camiler de bahsettikleri proje teröristler yetişiyor. Burada dertleri camilerde Almanca vaaz olmaktan ziyade, Türkçe Türkçe. Onun köküne kibrit suyu dikildi mi, dininizi de ,kültürünüzü de, kişiliğinizi de şekillendirmek artık çocuk oyuncağı. Çünkü o Türkçe, kültürü taşıyan ana damar. İslam tartışmalarının en diplerindeki hedef, kültürün şah damarı Türkçe’nin en yoğun konuşulduğu camilerden dışarı atılması. Camilerdeki cemaatten imam Almanca bilmesin diyene rastlamadık. İmamlarımız cemaatindeki gençlerle sıhhatli iletişimi sağlayabilmek için mutlaka Almanca bilmeli, konuşmalı sohbet te edebilmeli. Bu olmasın diyen tek bir insan tanımıyoruz. Almanya imamcılarının derdi başka. İmamlık teknik mühendisliklere benzeyen bir meslek değil. (İslam’da meslekten imamlık olayı başka bir konu) Bir de Türkiye’den gelen imam arkadaşlar, tüm eksikliklerine rağmen, buraya kültürel manada yeni bir nefestir. İlk kuşağın gelirken beraberinde getirip konserve ettiği kültürel kimlik, bitti bitecek. Elde kalanı da burada oluşan kültürel kimliğimize can vermeye iktifa etmiyor artık.

 

Sizi sıkma pahasına da olsa konuyu derinleştirmemiz şart. Yıllardır camilerde Türkiye'den veya halkı Müslüman ülkelerden gelen imamlar yerine, burada eğitim almış, ülkenin dilini, kültürünü bilen imamların görev yapmasını isteyen Almanya, keseyi açtı ve kanuni her türlü düzenlemeyi yaparak, ilahiyat enstitüleri kurdu. Dikkat ederseniz, fakire göre de haklı Türkiye’de devletin dine müdahele ettiğini söyleyen Almanya, burada İlahiyat Enstitüleri kuruyor. Elemanlarını da ‘özel’ tornalardan çıkmışlardan seçiyor. Almanya, Katoliklere, Protestanlara veya Musevilere böyle bir muameleyi çeksin de görelim. Şunun altını net bir şekilde çizelim. Türk İslamı, Fransız İslamı, Alman İslamı gibi tanımlamalar baştan yanlış ve sakat. İslam bir coğrafya üzerinden tanımlanamaz çünkü bize göre o evrenseldir. Türkiye’de yaşanan İslam, yani Türkiye Müslümanlığı, Fransa Müslümanlığı, Almanya Müslümanlığı olur. Almanya’da son zamanlarda, kendilerine maddi ve kariyer alanı açılıp hadi aslanım denilen bazı Türk asıllı gençler, Kölnlü genç Müslümanım, Berlinli genç Müslümanım diye tanımlama garabetine düşüyor. Dini aidiyet, mensubiyet, bir kimlik değildir. Sorduğunuzda, siz hiç kendini Hristiyan, Musevi, Budist genç diye tarif eden birine rastladınız mı? Sorulduğunda, Almanım, Rusum, İtalyanım, İspanyolum veya kökenliyim der, tanıştığımız muhatabımız. ’’Irkım kaderim, dinim İslam ise tercihim’’ demiş Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî. Irkınızdan, soyunuzdan sopunuzdan hoşlanmaya bilirsiniz, gizlemekte isteyebilirsiniz, (bunun psikolojik bir vaka olduğunu belirterek) saygı duyarız. Bu imam ve Almanca vaazın en dibinde yatan hedef; Türk kültür kimliğidir. Bunu da Almanya’da ancak Türk olduğundan utanmayanlar ifade edebilir. Buradan ırkçılık yaptığımızı çıkaranlara tavsiyemiz de; acilen doğru en yakın bir psikoloğa gidip tedavi olmalıdırlar. İslam ve şiddet kavramlarını yanyana getirip kullananlara tek kelime edemeyen Almanya’da öğretim görevlileri Müslüman olan ‘enstitü’lerimiz ve imam yetiştirilmesi olayına dönelim. Bu şimdilik mümkün değildir. Sebebi ise; buralarda sadece ilahiyat eğitimi verilir. Talebeler mesela bir bayram namazı, cenaze veya vakit namazı nasıl kıldırılıra yönelik uygulama bilgileri verilmez ve de yoktur. Durum bu olunca bu ilahiyatlardan mezun olacak gençlere alışık olduğumuz imam dememiz ve onların imamlık yapmaları da mümkün değildir. Peki bu imamlıkta eksik kalan ayağı nasıl ve nerede yapacağız? Almanya’da böyle bir eğitim sistemi yok. Var da biz mi, bilmiyoruz?

 

KRM FABRİKA AYARLARINA GERİ DÖNDÜRÜLMELİDİR

Farklı eyaletlerde 7-8 noktada üniversitelerdeki İlahiyat Enstitü’lerinde görevli arkadaşlarımız Almanya Müslümanlarıyla eşit göz hizasında sıhhatli ilişkiler kurup bu cenazeyi kaldırabilirler. Türkiye’de bir zamanlar, lise mezunlarından iki haftalık seminerlerle ‘öğretmen’ üretmiştik. Papaz tanıdıklarımdan öğrendiğim; ilahiyat tahsilinden sonra papaz olunabilmesi için 1-2 yıl süren papazlık seminerleri mecburiyeti varmış. Buna benzer birşey Almanya’da olabilir mi? Olursa bunun yolu da dini cemaatlerle beraber ortak bir sistem oluşturmaktan geçiyor. Maliyetini kim karşılayacak? Devletin teoloji eğitimi için verdiği mali destekten karşılamak mümkün mü? Enstitüler buna yanaşır mı? Biraz hayal kuralım: Diyelim ki, bunların hepsi aşıldı. Hem teoloji alıp bitirmiş hem de imam kurslarına katılıp belgesini almış gençler, camilerde imam olarak göreve başlasın. Bunların maaşları kimler tarafından nasıl karşılanacak? Camiler hukuken birer dernek, dini cemaat ibadet yeri değil. Alana baktığımızda da, Müslüman teşkilatların yapısı birbirinden çok farklı. Kilise modelini alıp, Müslümanlara uyarlamak, ihtiyaç farklılıklarından dolayı mümkün değil. Burada iğdiş edilmiş KRM gibi gerçek manada işlerliği olan, üyelerinin eşit göz hizasında konuştuğu çok ciddi bir kurumun önemi bir defa daha ortaya çıkıyor. Zira kendi reel ihtiyaç ve imkanlarımızın nedirinin cevabını burada bulup manifesto haline getirebiliriz. Birbirini lütfen kabul eden çatı örgütlerimizle bunu yapmak mümkün mü? Şimdilik çok zayıf bir ihtimal. Çünkü kimse o meşhur tabirde denildiği gibi, burnundan kıl aldırmıyor. Bunun aşılması için de gerekli olan, tabanların tavanlara acil meselelerimizin halli için devamlı sorup sual etmek, çözüm baskısında bulunmak.

 

Almanya, Avusturya örneğinde olduğu gibi Türkiye’den imam istemiyor. Belçika’da kırka yakın camide imam yok güncel olarak. Orası da artık izin vermiyor. Bu bugün yarın Almanya için de aynısı olacak. O zaman dini hizmet veren derneklerimizin çatı örgütleri ipe un sermeden acilen kadrolu olup olmamasına bakmadan bu konunun uzmanı insanlardan ortak bir ekiple masaya oturup yol haritası çıkarmaya mecburdurlar. Parayla kıldırılan namazlardan toplanılan meblağlarla camilerin ihtiyaçları yakın zamanda artık karşılanamayacak duruma gelecektir. Zira ekonomik olarak her geçen gün zayıflayan cemaatin bireyleri gençleşmiyor. Çünkü camiler, gençler için cazibe merkezi olamadı ve mevcut zihniyetle de olamayacak. Kuvve-i seyyare faaliyet resimlerine bakıp kendimizi kandırmanın da alemi yok. Genel merkez veya ateşe imamı arayıp, ‘Sizden şu etkinliğe bu kadar insan bekliyoruz’ dedi mi, artık imam veya dernek başkanı istenilen sayıyı tam olmasada yakınını mutlaka etkinlik (!?) mahalline taşıyor. Arkadaşlar, bunun adı da faaliyet!? oluyor. Bu insan sayısını Türkiye’den gelenlere veya gözlemci Alman dostlarınıza yedirebilirsiniz. Bizde, bunun adı kendini kandırmaktır. Almanya’da kültürel kimlik ve aidiyet etkinliği organize ediyorsunuz. Burayada 2 bine yakın genç katılıyor. Salonda da tek bir Almanın olmadığı bu etkinlği Almanca – İngilizce tebliğlerle yapıyorsunuz. Hatta genel başkanınız da almanca bilmiyor. Yorumu siz yapın. İşte bizdeki STKcılık, işte STK faaliyeti...

 

LÜTUF DEĞİL, SADECE ANAYASAL HAKLARIMIZI İSTERİZ

Almanya’ya imam getirilmemesi uygulaması an meselesi. Türkiye-Almanya ilişkileri normalleşirse bu ‘yasak’ belki biraz daha ertelenebilir. Bunu zaman gösterecek. Kesin bildiğimiz; Almanya, ne Türkiye’den ne de Türkiye’de yetişmiş imam istemiyor. Bizler de bunu şimdilik ‘ara çözümler’le geçici olarak imam ihtiyacını gidermeye çalışırken, köklü çözümün altyapısını ertelememeliyiz. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Federal Meclis’te, "Gözlemim ve bildiğime göre Almanya'da da imam yetiştirilmesine ihtiyacımız var. Bu bizi daha bağımsız kılacağı gibi gelecek için de şart’’ sözlerini hatırlatayım. Herşeyi bilenlerimiz, ‘O yarın olmayabilir. Bir kaç yıl sonra zaten aktif siyasetten çekilecek’ diye kendilerini kandırma yolunu tercih edebilir. Almanya’da bilhassa uyum politikalarında asla kesintiye uğratılmayan bir istikrar olayı var. Bu alandaki politikalar, iktidar ve öznelerden bağımsız, tıkır tıkır işledi ve bundan sonra da işlemeye devam edecektir. Zira bu konu Almanya’da hükümet değil, devlet politikasıdır. Almanya’da kalıcılığımız tartışma götürmez bir gerçektir. Göç süreci ve demografik yapı da artık buralılığın gereklerini yapmayı ertelemeden elzem kılıyor. "Ama"sız, "fakat"sız ülke anayasasına tabiyiz. Bu da, imam eğitimini dini cemaatlerin yetki alanında görüyor. Müsteşar Serap Hanım ve yoldaşları aksini istese de Almanya, ben yaptım oldu diyemez, demeye kalkarsa anayasa ihlali demektir. Hatırlayalım, burada devletin, yapısı gereği dini konularda "tarafsız" kalması gerekiyor. Bu ülke bir hukuk devleti. Unutmayalım, ‘Berlin’de hakimler var!’ Yeterki, birbirimiz satmadan ortak çözüm yolları arayalım. Hayati konularımızdan biri olan imam yetiştirme olayını, İslami hizmet veren cemaatlerin örgütleri ile federal ve eyalet hükümetlerinin "eşit düzeyde – aynı göz hizasında" kuracağı diyalog ve çalışmalarla aşmamız mümkündür.

 

F. İşiçleri Bakanı Horst Seehofer ve bürokratlarından, bu imam yetiştirilmesi konusundaki ısrar ve talimatlarının yüzde birini yine kendi bakanlık verilerine göre 2018 yılının ilk 9 ayında Müslümanlara ve camilere yönelik gerçekleştirilmiş 578 saldırı ve bu saldırılarda 40 kişinin yaralanmasına sebep olmuş yoğun İslam düşmanlığına, ırkçılığa karşı hükümet olarak daha yoğun mücadele etmelerini bekliyoruz. Son NSU davasında ortaya çıkan resmi ırkçılık olaylarına girip yazıyı daha da uzatmak istemem. İbadethanelere veya bireylere farklılıklarından dolayı yapılan her türlü saldırı, taciz ve ötekileştirme insanlık suçudur. Bir havraya veya Museviye yapılan saldırılardan sonra gösterilen bizim de desteklediğimiz haklı tepkilerin binde birini bizim gibi Müslümanlara veya ibadethanelerine yapılan kahpe saldırılarda da görmek, duymak ve yaşamak, politikacıları yanımızda görmek istiyoruz. Zira, bizim de olan federal ve eyalet anayasaları devletten ve hükümetlerden , bizlerin de can ve mal güvenliğimizin sağlamasını, fikir ve düşünce ifade etme hürriyetimizin ortamının hazırlamasını, inanç ve kültürel değerlerimizi öğrenip, öğretme ve yaşama garantisini emrediyor. Bu anayasalarımızın bizlere de tanıdığı haklarımızın ne bir eksiğini ne de bir fazlasını istiyoruz. Alman politik aklından Almanya’nın yeni yerlileri olarak, barış ve huzur içinde asli yerlilerle beraber yaşamamızı sağlayacak ortaklaşa oluşturacağımız politik uygulamalar hepimiz açısında en hayırlısıdır. Baskıcı, doğrudan veya dolaylı uygulamaların hepsi geri tepecektir. Çünkü artık Almanya’daki Anadolu asıllı ilk kuşakların çocukları, aklına yatmayan hiç birşeye artık evet diyen fertler değillerdir, iyiki değillerdir...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu