Bilmeyen Ne Bilsin Bizi, Bilenlere Selam Olsun!
Haydar Haluk Ceylan

Bilmeyen Ne Bilsin Bizi, Bilenlere Selam Olsun!

MFÖ’nün 1974 yılında yayınladığı ‘Adımız Miskindir Bizim’ adlı parçanın sözleri Yunus Emre’nin iki farklı şiirinden eşsiz dizeler damıtılarak ortaya çıkmıştır. Bu iki şiirin ilkinde Emre şöyle der:

“Vatan bize cennetdürür

Yoldaşımız Kak'dürür

Hak'tan yana yönelicek

Başka yollar dardır bize”*

 

Parçayı bütünleyen diğer dizeler ise şöyle devam eder:

 

“Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun 
Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun” **

 

Yazıma bu dizelerle başlamamın sebebi geçtiğimiz günlerde izleme şansı bulduğum bir belgesel aslında. Belgeselde anlatılan hikâyeler yakın tarihimiz açısından oldukça önemli olan bizim insanımızın zorlu hayat hikâyeleri. Hemen her gün karşılaşabileceğimiz sıradan insanların kitaplara, filmlere konu olabilecek trajik hikâyelerinden sadece bir kaçı aslında belki de. Belgeselin etkisiyle derin düşüncelere dalarak geçen birkaç günün ardından oradaki insanları anlatan en iyi dizelerin Yunus Emre’ye ait olduğu ayrımına varabildim. Vatanı cennet, yoldaşı Hak, sayıları bugün üç milyonu bulan fakat söz konusu dertleri olunca sesleri o denli güçlü duyulamayan insanlar bu insanlar, bu dünyadan giderken bile tek dertleri vatan toprağına kavuşmak olan insanlar. Bilmeyeni hiç bilmez bu insanların dertlerini, bilenlere ise selam ederler.

 

BBC Türkçe, 1973 yılında hazırladığı Türkiye'den Almanya'ya işçi göçünü anlatan belgeseli geçtiğimiz günlerde kırk beş yıl sonra ilk kez internet üzerinden yeniden yayınladı. BBC, belgeselin başında Mustafa 1 ve Mustafa 2 olarak kodladığı Mustafa Doğan ve Mustafa Gündoğdu’nun Almanya’ya uzanan hikâyesini anlatmak üzere yola çıkıyor. İki ismin İç Anadolu’da küçük bir köyde yaptıkları işlerle, hayatta kalma mücadeleleri ve köydeki günlük hayatı anlatmakla başlayan belgesel, aynı zamanda dönemin Türkiye’sinde Anadolu ve Anadolu insanı hakkında ortaya güzel bir alegori koyuyor. Geçtiğimiz günlerde elli altıncı yılına girdiğimiz göç tarihimiz açısından oldukça somut nüveleri barındıran belgesel Anadolu’nun bozkırından uzun bir tren yolculuğunun ardından Münih’te bir fabrikaya uzanıyor. Belgeselin kahramanları her iki Mustafa’nın da isimlerinin aynı olması aslında belgesel içerisinde ayrı bir mesajı ifade ediyor. Aynı köyden benzer sebeplerle Almanya’ya işçi olarak göç etmeyi isteyen her iki Mustafa da ortak bir kader inşa etmek üzereyken aslında bambaşka varoluşsal sancıların orta yerinde. Gelenekleri, inançları, dine bakış açıları, anne babaları, eşleri ve çocuklarıyla olan ilişkileri de dahil olmak üzere pek çok konuda her iki Mustafa’yı da yakından tanımamızı isteyen belgesel aslında Mustafaların yalnızca isimlerinin aynı olduğunu bir kader birliğinde bulunamayacaklarını en başında vermek istemiş gibi. Nitekim burada imkansızlık ve fakirliğin göçü kamçılayan en büyük iki etmenden biri olduğu oldukça açık olarak görülebiliyor. Bir İç Anadolu köyünde günlük yaşayışın, insan ilişkilerinin ne seviyede ve nasıl olduğunu gördüğümüz ilk bölümlerde yetmişli yıllar Türkiye’sinde köy hayatının elverişsizliklerini görmek ve insanların-sevdiklerinden uzak kalmak pahasına- neden işçi göçünün bir parçası olmayı göze aldıklarını anlamak mümkün. Ayrıca belgesel, hikâyenin devamında buruk bir şekilde anacağımız Mustafa Doğan özelinde dönemin sağlık imkanlarını ve sağlık alanındaki sorunları yüzümüze bir tokat gibi vurmasıyla da günümüzden baktığımızda insanları göçe iten sebepleri anlamamız açısından oldukça önemli.

Belgeselin ilerleyen dakikalarında köylerinden yola çıkan ikili İstanbul’daki işçi alım merkezine ulaştıklarında pek çok misafir işçi adayı da görüntülere dahil olurken oradaki insanlarımızın suratındaki ürkek ifade de aklımın bir köşesine nakşoluyor. Bir bilinmezliğe uzanan özlem dolu ve belki de hiçbir şeyin asla eskisi gibi olmayacağı bir yolun başlangıcı bu işçi alım merkezi. Geri dönülemeyecek bir yolculuğun ilk durağı. Günümüzde dördüncü kuşağa uzanan ve hala aynı masumiyeti içinde barındıran elli altı yıllık bir aidiyet meselesinin başlangıç noktası. Bir arada kalmışlığın, hiçbir yere tam manasıyla ait olamamanın ilk ifadesi o yüzlerdeki ürkek bakışlar. Mustafa Doğan ile Mustafa Gündoğdu’nun daha en başta ortak olamayan kaderleri Doğan’ın kalbinde çıkan sorunlar sebebiyle sağlık kontrollerini geçememesi üzerine bir yol ayrımına uzanır. Doğan, boynu bükük bir şekilde köye dönerken Gündoğdu için macera daha yeni başlamaktadır.

Belgeselin bundan sonraki kısmında günler süren uzun bir tren yolcuğu esnasında en şık elbiselerini giymiş, yüzleri traşlı yüzlerce misafir işçinin kah neşeli kah hüzünlü türküler eşliğinde ellerinde sazları ile Avrupa’ya uzanan hikâyelerini göreceğiz. Günümüzde entegrasyon ve uyum ile çözüme kavuşturmaya çalışılan pek çok konunun başlangıcını Mustafa Gündoğdu’nun Almanya’daki ilk gününde yaşadıkları ile ilişkilendirecek, aslında misafir işçilerin dahi öngörmediği Avrupa’nın yerlisi olma sürecinin başlangıcını da böylelikle görmüş olacağız. Belgesel boyunca belki de en çok üstünde durulan konu kahramanımız Mustafa’nın dindarlığı oluyor. Bir Pazar günü Münih sokaklarını arşınlayan Mustafa’nın dikkatini çeken iki toplum arasındaki eğlence anlayışındaki derin farklılık, alkole bakış açısı ve bunu takip eden süreçte ilk etapta fabrikada çıkan yemekten şüphelenmesi belgesel boyunca Mustafa’nın ağırbaşlı duruşuna ve kendisini müslüman vicdanının oradaki temsilcisi olarak görmesine ilişkin göndermeler yapılmasına sebebiyet vermiş. Kahramanımızın Müslüman kimliğinin bu denli ön planda tutulması belki de uyumu engelleyen ve revize edilmesi gereken bir yönü olarak görülmesinden kaynaklı olabilir. ‘Euro-İslam’ kavramının yeniden tartışmaya açıldığı şu günlerden belgeselin ilk kez yayınlandığı yetmişli yıllara döndüğümüzde İslam’ın ya da Müslümanların Avrupa’ya ait olup olamayacağı konusundaki çekincelerin hâlâ ilk günkü kadar taze olduğunu görebiliriz.

Mustafa’nın Münih’te devasa bir havuzla karşılaşmasının işlendiği bölüm ise iki ülke arasındaki ekonomik uçurumun en net ifadesi olmuş. Sanayiye dayalı ekonomisiyle oldukça zengin bir ülke olarak işgücü ithal eden Almanya, tarımın ekonominin lokomotifi olduğu fakat nüfusu yeterince doyuramadığı için işgücü ihraç etmek durumunda kalan bir ülke Türkiye. Mustafa için toprak ve dolayısıyla su çok önemli. O yüzden Almanya’ya gidip biraz birikim yaptıktan sonra köyüne bir çeşme yaptırabilmek en büyük arzusu. Suyun hayat demek olduğu bir tarım toplumundan çıkan Mustafa’nın devasa bir süs havuzuyla karşılaşması da bu yüzden oldukça trajik. Ona göre bu devasa havuz ile paha biçilmez varlığı yani suyu nedensiz yere israf ediyorlar. Oysaki o suyun stoklanması, üzerine titrenmesi, onun için dua edilmesi gerektiğini düşünüyor.

Genel anlamda satır aralarında kalan bir takım gerçekleri de içinde barındıran topyekûn bir değerlendirme yapmak gerekirse, hem işçi göçünü hem de daha sonra yarattığı derin sosyolojik etkileri göz önünde bulundurarak belgeselin çekildiği dönemi aşan politik birtakım gerçekleri de gözler önüne serdiğini söyleyebiliriz. Örneğin Mustafa karakteri üzerinde can bulan bir köylünün Türkiye sınırları içerisinde dahi köyden kente göçü bile derin toplumsal sorunlara köy-kent çatışmasına yol açtığını hatta aynı dönemlerde hızla artan göçün İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde büyük bir gecekondulaşmaya ve buna bağlı olarak kentlerde bir tabakalaşmaya yol açtığını söylemek mümkün. Gecekondulaşma ile ortaya çıkan kentte köyü yaşama durumu, arabesk kültürünü yaratırken kendi ülkelerinde dahi derin sosyolojik yarılmalara sebebiyet vermiştir. Hiç kuşku yok ki bir iç göç dalgasının yol açtığı bu sosyolojik kırılmanın daha derini ucuz iş gücü olarak Avrupa’ya giden Türk köylüsünde de görülmüştür. Bilmediği bir dilin ve kültürün orta yerine düşen bu insanlar hem köyden kente göçün travmasını hem de ait olmadıkları bir toplumla yaşayacakları gerçeğinin yıkıcılığını bir arada tatmak zorunda kalmıştır. Nitekim bu yıkım ve çözüm sunma yöntemlerindeki hatalar ve geç kalmışlığı günümüzdeki pek çok sorunun müsebbibi olarak görmek mümkündür. Belgeselin sonlarında yer alan şu cümle günümüzde dahi güncelliğini korumaktadır: “Misafir işçiler Alman makinesinin parçası olsalar da Alman toplumunun bir parçası değiller.” Öyleyse bu cümleyi doğrular nitelikte şu çıkarımları yapmak da mümkün. Kültürel, etnik, dinsel ya da sosyal aidiyetleri itibariyle Türk toplumunu Avrupa sınırları içerisindeki en ‘komünotarist’ toplum olarak niteleyebiliriz. Bu niteleme zaten hali hazırda entegrasyonu güçleştiren en temel sorunlardan biri. Peki küreselleşmenin bu denli etkili olduğu bir dönemde bir toplumun dilini ve kültürünü muhafaza ederken aynı zamanda Avrupa’nın bir parçası olabileceği gerçeği yerine uzun yıllardır sonuç alınamayan çözüm önerilerinde ısrar etmek ne denli rasyonel bir durumdur?

Belgeselin sonunda her iki Mustafa’nın akıbetiyle ilgili herhangi bir bilgi yok. Fakat Diaspora Türk twitter hesabı merakımızı gidermek için her iki Mustafa’nın akıbetiyle ilgili bir şeyler yazmış. Evine dönmek zorunda kalan Mustafa Doğan rahatsızlığı sebebiyle belgesel çekiminden dört yıl sonra 38 yaşında hayata veda etmiş. Almanya’ya göç eden Mustafa Gündoğdu ise uzun yıllar Bmw fabrikasında çalışmaya devam etmiş. Eşini ve çocuklarını Almanya'ya hiç götürmemiş. Yıllar sonra Almanya’dan emekli olup Anamur'dan bir yazlık alıp eşiyle birlikte oraya yerleşmişler.  Birkaç yıl evvel Hac vazifesi için gittiği topraklarda Hicaz şehrindeyken vefat etmiş ve cenazesini oraya defnetmişler. Sonuç olarak her iki hikâyenin sonu da ölümle bitmiş yani. Her mücadelenin sonunun er ya da geç ölümle biteceği gibi. Gurbet denen mefhumun belki de en acı yanı sevdiklerimizden uzakta geçen bir ömrün ardından vatan toprağına ancak yerin birkaç metre altında kavuşabilme korkusu olsa gerek. Göçün başladığı 1961 yılında Haydarpaşa Garı’ndan yola çıkan dört yüz elli kişi ile başlayan macera günümüzde sayıları neredeyse üç milyonu bulan bir diasporaya dönüşmüş durumda. Aşık Veysel’in torunlarıysa Avrupalı olarak doğan dördüncü kuşakla birlikte sadık yârları kara toprağa kavuşacakları güne dek harslarını muhafaza edebilmenin mücadelesiyle yaşamaya devam edecekler.

 

*Yunus Emre, Biz Kimseye Kin Tutmayız

** Yunus Emre, Biz Dünya’dan Gider Olduk

                                                                                         

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu