Azgelişmişlik Sendromu
Mahmut Aşkar

Azgelişmişlik Sendromu

Gazeteci arkadaşımın girişimiyle Almanya’daki Türk çatı kuruluşlarından birisine bağlı bir cami derneğinin davetlisi olarak kitap okumaya gitmiştim. Soğuk bir kış gününde pek de sıcak olmayan toplantı salonunda, sohbetimiz ilerledikçe beklediğimin üzerinde sıcak bir ortam ve ilgi oluşmaya başlamıştı… Geç saate kadar süren kitap eksenli sohbetimizden sonra, karşılandığımızdan daha sıcak bir şekilde uğurlandık.

Daha sonra öğreniyorum ki; kararlaştırılan programa bir hafta kala dernek başkanına dünya dar etmişler… Davet edilen yazar olarak ben bir başka kuruluştanmışım, ayrıca benim siyasi görüşüm de onlarınkinden farklıymış. O hâlde bu proğram iptal edilmeliymiş. O bölgede belli bir itibarı olan gazeteci arkadaşımın devreye girmesiyle bizim kitap okuma proğramımızın iptal edilmekten kıl payı kurtulduğunu ve dernek başkanının, bizi gönlünce ağırlayamadığından dolayı özür dilediğini ve çok memnun kaldıklarını ben de daha sonra gayretkeş arkadaşımın vasıtasıyla öğreniyorum.

Neredeyse bir ömrü, üstelik aktif bir üye olarak geçirdiğiniz camiada yönetimle ters düştüğünüzden dolayı bir yazar olarak kitabınıza yasak konulursa kendinizie nasıl hissedersiniz?... Veya “dost ve kardeş” kuruluşların bazıları da, toplumun ortak meselelerini konu edinsen dahi, sırf “onlardan olmadığın” için kitaplarını görmemezlikten gelirlerse?...  Bu nasıl bir azgelişmişlik sendromudur ki, ortaya konulan ürünün, kaleme kağıda dökülen düşüncenin, ortak sorunları dile getirmesine ve yol göstericiliğine bakılmaksızın, “bizden değildir”in arkasına sığınarak toplumun yüküne omuz vermiş insanlara sırt çevirirsin...  Hâlbuki “biz” ve “onlar”dan oluşan bizimkilerin, şayet okuyorlarsa, kitaplarının içinde yedi düvel ötesi milletlere mensup yazarların da kitapları var. Kendimizden biri olan, bizim “öteki”mize bu tavrımız bir “azgelişmişlik” sendromudur.

Belli bir camianın içinden gelse de kendine özgü bir duruşu ve düşüncesi olduğu kadar, derdi de olan kişiyi yine toplumun ortak sorunları üzerine bir sohbete davet ettiğinizde, bir de bakıyorsunuz ki, sözkonusu etkinliğin duyurusu yapılmaya başladıktan kısa bir süre sonra iki farklı cenahtan “istemezük!” sesleri yükselmeye başlıyor... Bunlardan birisi kendi cenahınızdan, diğeri de onların cenahından geliyor. İkisinin de ortak tarafı; şahsî birtakım anlaşmazlıklardan kaynaklanan meselelerin çarpıtılarak lanse edilmesidir. Süratle “Siz o adamı tanımazsınız, o haindir! Veya “Filancalarla işbirliği içindedir” türünden vaveylalar her köşeden yükselmeye başalayınca gerisini siz tahmin edebilirsiniz...  Ne de olsa bizim toplum bu konularda epeyce tecrübeli ve mahirdir:

Suyunbaşını tutanlar kendilerine biat etmeyenlerin ya da farklı düşüncesi olanların varlığına pek tahammül edemezler.

Çocukken, “bizim tayfadan değil”le başladı, gençken “bizim ideolojimizden değil”le devam etti, olgunlaşınca, “bizim partiden değil”le pekişti, yaşlanmaya yüz tutunca, “bizim cemaatten değil”le zirve yaptı bizim azgelişmişliğimiz.

“Bizden olmayan”la konuşmazsak düşman kazanırız. “Bizim gibi düşünmeyen”le düşüncelerimizi çarpıştırmazsak kendimiz çarpışırız. Benim kuşağım fikirlerini karşılıklı olarak çarpıştıramadığı için birbiriyle vuruşa vuruşa binlercesini kara toprağa verdik.

“Karşıt görüşlü”yü anlamaya çalışmazsak anlaşılmayız. Biz anlaşmak mecburiyetinde değiliz fakat birimizin dediğine diğeri kulak tıkamamalıdır! Anlamamaya direnirsek, mesafe alamaz ve azgelişmişlikten kurtulamayız!  

Dilimizden düşürmediğimiz, “farklılıklarımız zenginliğimizdir” sözü yaşadığımız hayatta karşılık bulmadıkça kocaman bir yalandan öte bir anlam taşımaz.

Kore Gazisi Merhum Babam hatıralarını anlatırken, o zamanlar (1950’li yılların başı) Kore’nin Türkiye’den daha fakir ve geri kalmış olduğunu söylerdi. Şimdi Güney Kore dünyanın belli başlı ileri sanayi ülkelerinden biri seviyesine tırmanmışken, ülke olarak biz hâlâ boynumuzda asılı duran “gelişmekte olan” yaftasını çıkarıp atamadık.

Fikirde ilerleme olmadan yeknesaklıktan kurtuluş olmaz. Çokluğa, farklılığa hatta aykırılığa hayat hakkı tanınmadıkça, düşünce temelinde ne açılım olur ne de mesafe alınır. Farklı düşünceyi teşvik, sanayide ve ilmî sahalardaki gelişmeyi de beraberinde getirir. Düşüncenin farklılığı, sorgulayıcı oluşundan ileri gelir. Sorgulanmaktan korkan düşünce diğerine tavır alır. Kalkınmış ülkelerin hiçbirinde bizdeki gibi “biz ve ötekicilik” tasnifi insanî ilişkileri ve düşünce dünyasını şekillendirmemiştir.

Mevcutla yetinmediğinizde, ilmî ve teknolojik sahada ya yeni hamleler yaparak kendi ürünlerinizi piyasaya sürersiniz, ya da sizden daha ileri seviyede olan ülkelerden bunları ithal edersiniz. Üçüncü bir yol ise; korumacılıktır... Soğuk Savaş döneminde kendisinin dışındaki dünyaya kapalı rejimler ve toplumlardaki korumacılık, küreselleşen dünyada artık mümkün değil. Peki aynı durum fikrî ve ideolojik sahada da olabilir mi?... Yani siz sımsıkı sarıldığınız ideolojik formattaki dinî veya siyasî fikrinizi gümrük duvarları arkasında muhafaza edebilir misiniz? Fizikî bir durum sözkonusu olmadığına göre zihnen mümkündür:

Deyim yerindeyse; kargadan başka kuş tanımamakta inat eder, her farklı düşünceye bir kulp takar, sizden farklı düşünen herkes için bir “ihanet” belgesi icat ederek düşünce sistematiğinizi koruma altına alabilirsiniz. Bu hâl aslında korumacı zihniyetin azgelişmişlik belgesidir. Özellikle siyaset sosyolojisini ve inanç dünyasını çok bariz bir şekilde etkisi altına alan bu nitelik, bir toplumun yeni ufuklara açılmasına engeldir. Bu azgelişmiş zihniyet, ülke veya toplum olarak bizimle aynı zaman dilimi içinde kalkınma hamlesi yapan rakiplerimizin epey gerisinden ağır aksak ilerlememizin karinesidir.

Merak, ilgi ve sorgulama ihtiyacı, bizi düşüncede ve inançta en doğruya, bilinmeyenleri bilmeye ve farklılıkları zenginliğe dönüştürmeğe götürür.

Duyduğunuz, gördüğünüz veya okuduğunuz yeni bir şeye merak sararsanız, ilgilenmeye başlarsınız. İlgilendiğiniz şeyin bu sefer her merhalesini sorgulayarak derinliğine iner ve hakikatına ulaşırsınız.

Askerî bir disiplin ve hiyerarşi anlayışıyla belli meslek gruplarına üniforma (tek tip kıyafet) giydirildiği gibi, bir camiaya veya gruba dahil olsalar da, insanların düşüncelerine üniforma giydiremezsiniz. Şayet üniformalanmış beyinler bir kitle ya da toplumun öncüsü rolünü üstlenmişse, o toplum azgelişmişlik çemberini yarıp çıkamaz.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
DİTİB‘de “Gençlerle Sabah Namazı Buluşmaları” devam ediyor
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu
Kocaeli Valisi Aksoy, Almanya’da açılış ve ziyaretlerde bulundu