Christchurch Saldırısı ve Almanya Müslümanları
Muhsin Ceylan

Christchurch Saldırısı ve Almanya Müslümanları

Ülke, Yeni Zelanda. Şehir, Christchurch. Mekan, Al Nur Camii. Günlerden, 15 Mart 2019 Cuma. Namazlarını eda için camiye toplanan kent halkından insanların üzerine planlı bir şekilde ateş açıp katleden ırkçı bir sapık.

 

Katliamın zamanı, mekanı ve silahındaki işaretli yazılar ile sonradan öğrendiğimiz manyaklığın manifestosuna baktığımızda, katliamcı, İslam ve Müslüman düşmanı olan ırkçı bir terörist. 49’u saldırı yerinde ve ikisi de sonradan öldürülen terör kurbanlarına Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Yaralılar fiziki olarak belki iyileşti de, bu saldırının psikolojik travmalarının nasıl üstesinden gelinecekse...

 

Bu ırkçı bir sapığın katliamı; ibadet için ibadethanelerine dolan insanları katletmesinin şaşkınlığını yaşarken, başka bir şok yaşadık, topraklarını kendimize vatan, yurt edindiğimiz Almanya’da. Bu da; katliam saldırısıyla ilgili fikri takip noktasında, olayın üç gün sonra biz fertlerin ve medyanın gündeminden tamamen düşüp gitmesi.

 

Ne oldu da, bu toplu katliam, Avrupa kamuoyunda daha önceleri buralarda yaşadığımız yine din!? adına kahredici terörist saldırılar kadar yankı bul(a)madı? Katliamın henüz daha sesleri dağılmadan yaptığımız araştırmalarda öğrendik ki, bu saldırı da birçok açıdan Avrupa'daki İslam ve Müslüman düşmanı ırkçı zihinden besleniyor ve ilişkiler yumağı da net adresi gösteriyordu. Kültürel coğrafyamızdan güya tespit ve tepki cümleleri de enflasyonist bir şekilde “Hristiyan terörizmi“ diye fışkırıyordu. Tıpkı, kiralanıp ister tek ister grup halinde beyinleri yıkanmış sapıkların, ihale ile işledikleri cinayet ve terör olaylarını ‘İslam terörizmi’’ dedikleri gibi. Sistem aynı şekilde kesintisiz çalışırken, ihtiyaca göre, sadece yer, mekan ve mensup olunan kültüre aidiyetlik, tetiği çekenlerin isimleri değişiyordu.

 

Karmaşık duyguların bizleri sarmaladığı dönemde, Almanya’dan da Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in duruşunun binde birini görme beklentimiz beyhude çıktı. Ufuksuzluk, vizyonsuzluk abidesi sözde temsilcilerimiz, ’’Camilerimize daha fazla güvenlik’’ tedbiri istedi ülke emniyet güçlerinden. Bu kerameti kendinden menkul maaşlı temsilciler, Almanya’da İslam ve Müslüman göçmenleri bir güvenlik meselesi olarak göstermek isteyen gerek iktidar gerekse muhalefet ile kültür dünyasından ırkçılığın besleyicileri ile aynı paralele düştüğünün farkına varmıyordu. Bunu bilmeden yapıyorlarsa cahiller, yok planlı programlı yapıyorlarsa proje tiplerdir bu özneler. Her iki halde de bulundukları temsil makamlarını acilen terk etmelidirler. Onlar bunu kendiliğinden yapmayacakları için, artık taban, ya kendilerini temsil edenleri denetleme ve yaptırım uygulama hakkını, gücünü kullanacak ya da dillerine pelesenk ettikleri ’’Emanet ehline verilmelidir’’ şiarını seslendirmekten vaz geçmelidir. Çünkü çok komik oluyoruz. Eylem ve söylem uyuşmazlıklarımız en yakınımızdaki çocuklarımızı eist yapıyor, deist... Bu da, şimdilerde üstünü örte örte yarınlara yürüdüğümüz bahsi diğer...

 

MÜLTECİLERE DEĞİL, SAVAŞLARA KARŞI OLMAKTIR İNSANLIK

Esas dosya konumuza dönecek olursak, ferde indirilmiş silahlandırılmış İslam düşmanlığı, elim Christchurch Camii saldırısında bir defa tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Almanya’ya gelen savaş mültecilerinin ağırlıklı olarak Müslüman olmaları üzerinden göç karşıtı politikaların gölgesinde tırmanışa geçen aşırı sağcı ırkçı ideolojilerin oluşturduğu ırkçı tehdidin buralarda da alabileceği boyutlar ciddi manada ürkütücü.

 

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in yaptığı gibi, bu tür sapıkların kazanmak istedikleri ’şöhreti, meşhurluğu’ katkı sağlamamak için katili adını kullanmayacağız bu yazıda. O ırkçı sapık katil, 28 yaşında bir Avustralya vatandaşı. Planladığı katliamından günler önce silahlarının resimlerini sosyal medyada paylaşmış, işlediği katliamı da, Facebook’tan canlı yayına veriyor. Irkçı katilin katliam gününe kadar Avustralya emniyet güçlerinin hiç dikkatini çekmiyor. Tıpkı, Norveç’te 2011 yılında kamp yapan gençlerden 77’sini öldüren ırkçı sapık gibi. Katliamları kıyasladığımızda; tarzıyla, diliyle, ideolojisiyle, iddiasıyla biri, diğerinin tıpkısının aynısı.

 

GÖÇ İŞGAL, GÖÇMENLER DE İŞGALCİ DEĞİL!

Peki, bu iki farklı coğrafyadan, gelenekten, tarihten düşünce ve eylemde aynı tiplerin çıkmasının, çıkabilmesinin kendiliğinden olması ihtimali var mı? Bu katillerin buluştuğu ortak bir İslam ve Müslüman düşmanlığı var. Bu katliam ve katillerin bize gösterdiği; yeni bir aşırı sağ söylem ve eylem örtüşmeleridir. Görünen o ki,bu tür tiplerin fason üretimi için düğmeye basılmasına sanki beş var. ’’Yakında bu tür tipler daha da yaygınlaşacaktır.’’ diyen birisini duyduğumuzda, ilk verdiğimiz klasik cevap ise, ’’Komplo teorisi bunlar. Bu kadar karamsar olmayalım’’dır. Oysaki, görmek isteyenlerimiz için bu yaşananlar, uluslararası ırkçılığın ayak sesleridir.

 

Gelişmeleri klasik düşünce sistemimizden çıkıp doğru okuyamazsak, zuhurata tabi oluruz. Geleneğimiz de buna çok müsait. Çok sık duyduğumuz ve bizlerin de severek kullandığı; ‘basiret ve firâset’in gerçekte ne manaya geldiğini öğrenip uygulamasına geçemediğimiz sürece, oynanan oyunların seyirciliğini yapmaya mahkumuz.

 

Christchurch katliamının alt okuması bize, hareket noktasının İslam düşmanlığı, ırkçı, göç ve göçmen karşıtlığı olduğunu gösteriyor. Göçü işgal, göçmeni de işgalci diyen hasta ruh, bu ‘işgal’ ve ‘işgalciler’in, ‘beyaz adam’ın nüfusunun yerine geçeceğini ileri sürerken, tüm matematik ve sosyoloji kurallarını dünyadan silip attığının farkında değil. Bu tarz fikirleri ilk duymuyoruz. Bu PEGIDA daha sonra da AfD gibi aşırı sağcı ırkçı grupların varlıklarını temellendirdiği sözlerin ciddi bir geçmişi var.

 

IRKÇILIK BUGÜN OLUŞMADI, GEÇMİŞİ VAR

‘Beyaz adam’ın, küreselleşen ve internet vesilesiyle de adeta küçük bir köy haline evrilmiş dünyamızda, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlar ile bir derdi yok. Ülkeleri ‘beyaz adam’ tarafından ateşe verilen memleketlerinden kaçmak zorunda kalanları kendi coğrafyasında istemiyor. Bir de kendi gibi ‘beyaz’ olanların nadiren de yaşansa İslam’ı seçmeleri onu adeta delirtiyor ve onlara, ’’bunlar kendini inkar eden hainler’’ diyor. Avrupa’nın kendine ‘öteki’ olarak konumlandırdığı İslam ve müntesipleri Müslümanların kıtayı İslamlaştıracak iddiaları yeni değil. ‘Beyaz adam’ kendini sahibi gördüğü coğrafyayı ‘islamlaştırma’ya karşı koruyor. Bu manyak düşünceyi savunanlar sadece ırkçılar değil, merkez siyasi ana akımda da yeterince taraftarı var. Almanya’da AfD, İtalya’da Silvio Berlusconi, Hollanda’da Geert Wilders, Macaristan’da Başbakanı Viktor Orban ve Avusturya’da Başbakan Sebastian Kurz sadece birkaç örnek.

 

Son Müslüman katliamı Christchurch saldırıları, aşırı sağın bildiğimiz aşırı sağ değil, yep yeni bir fenomen olduğu gerçekliğiyle buluşturuyor bizi.

Unuttuğumuz için hatırlatalım; 8 yıl önce Norveç’teki katliam hepimizi şok etmişti. Biraz konuştuk ve bugün unuttuk. Tıpkı, Solingen’i, Mölln’ü, Roststock’u, Karlsruhe’yi yakınlardaki NSU cinayetlerini unuttuğumuz gibi. Zaten ciddi olarak da hiç gündemimizde de olmamıştı.

 

Breivik adlı psikopat katlettiği gençlerle ilgili ne demişti? Sapık, bu saldırısıyla, uykuda gördüğü Avrupa’yı uyandırmak istiyordu. Evet, duyuyorum; onun öldürdüğü gençler Müslüman değildi, diyorsunuz. Evet değildi. Çünkü onu zihni ve fizyolojik besleyen mahfiller, böyle bir eylemin ‘yeni ideolojileri’ni daha geniş kitlelere ulaştırılması ve gündemde tutulması için gerekliydi. Müslümanlara yapılmış olsaydı, çok kısa bir süre konuşulup gündem dışına atılacağını onlar da biliyordu. Tıpkı, bir ay önceki Christchurch katliamını bugün unuttuğumuz gibi.

 

KENDİMİZLE YÜZLEŞMEDEN OYUN KURAN DEĞİL, OYUN SEYREDENLİK KAÇINILMAZ

Christchurch katliamı sonrası Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern saldırıyı açıkça terör saldırısı olarak adlandırıp ülke Müslümanlarıyla birlikte olduklarını deklare etti. Aynı kararlı bir nitelemeyi Avrupa’da duyabildik mi? Aşırı sağcı ve ırkçılığın küçülen dünyanın her köşesinde yaşadığı ile yüzleşmeden böyle bir kararlılık beklenmek saflık olurdu.

 

Katliamcısı Hristiyan olan saldırlar sonrası, medyada atılan manşetleri düşünelim. Bir de katilin Müslüman olduğu bir kahpe bir saldırıdan sonra an nalı büyüklüğünde atılan başlıkları ve haberlerin yorumların yoğunluğunu hatırlayalım.

 

Christchurch katliamı akabinde Alman medyasının attığı manşetlerde, başlıklarda kurbanlar ve yaralılardan ziyade, sapık saldırganı öne çıkarmasına en iyi cevap, Yeni Zelanda başbakanı ve ülkesinden geldi. Her toplumsal bir olaydan sonra toplumun önündeki simalar tarafından mutlaka bir tepki verilir. Bu verilen tepkilerin şekli, tarzı ve de dili, sahiplerinin hadiseye yaklaşımı hakkında ipuçları verir. Christchurch saldırılarında da ortaya konulan tepkilerle medyanın haber dili ve seyri aynı şekilde bizlere onların zihin dünyalarına rehberlik eder.

Almanya’da Christchurch saldırılarına tepkilerde, bir yanda samimi bir ilgi alaka, empati ve merhamet vardı. Öbür yanda da, bu kahpelikten popülist söylem ve davranışlarla siyasi rant elde etmeye çalışan politika ve medya fahişeleri... Hristiyan, Yahudi ve Müslüman cemaatlerin temsilcileri ortak tepkileriyle, ırkçılık ve İslam düşmanlığının sonuçlarının çok ağır olacağına dikkat çektiler. Başbakan Angela Merkel, ’’İbadethanelerinde namaz kılanlara ve camilere karşı alçakça bir saldırı”diyordu. Limburg Piskoposluğu gibi bazı kilise temsilcileri ülke insanlarını dayanışma için cuma namazını ziyarete çağırıyordu.

 

MEDYANIN DİLİ, HUSUMETLERİ ARTIRILIYOR

Diğer tarafta da, her türlü ahlakilikten uzak haberler ve açıklamalar da duyduk. İslam düşmanlığı ve ırkçılığın daha fazla alan kazanmasına hizmet edecek söz de İslam uzmanı görüşleri, insanın nereye kusacağını şaşırtıyordu. ’’Katil, masum insanları, Breitscheidplatz saldırısının intikamını almak için öldürdü.” manşetini atabilmek için o gazetenin yapıcılarının beyni iptal eden uyuşturucu almış olmaları lazım. Bu BZcilere göre katil, Breitscheidplatz’ın rövanşını alıyordu. BİLD, yine bildiğimiz gibi, katilin psikolojisini yazıp adeta ‘cezai ehliyeti yok’ dercesine,anlayışla karşılamamızı salık veriyordu.

Diğer tarafta da, SZ’in yazarlarından Ronen Steinke, ’’Bu saldırı mahalli bir olay değil. Zihinleri saldırgan gibi örülmüş dünya çapında bir ağa bağlı teröristler her yerde var’’ sözleri ülkede tüm medyanın henüz tam bozulmadığını gösteriyordu. ARD ve ZDF gibi büyük merkez medya kararlı olarak, saldırı video görüntülerini yayınlamadı. En manalı manşet ise Hamburger Morgenpost’tan geldi. Gazete, katliam sonrası baskısında ilk sayfasını siyah ve ’’Katilin hedeflediği meşhur olma tuzağına’’ hizmet etmeyeceğiz notunun dışında boş yayımlandı.

Herhangi bir tabii afet olayında bile akşam yayınlarında, en kısası 15 dakika olan ‘Brennpunkt’’ adlı programı arayan gözlerimiz beklemekten yoruldu adeta. Hiç bir politik tartışma programında Christchurch katliamları konulu ilaçlık bir tartışma göremedik. Bir belgesele rastlamak ise zaten mümkün değildi. Irkçı AfD’nin dilberleri, her zamanki gibi bizleri şaşırtmadı. Zihin kodlarının fahişelikten beslendiğini bir defa daha ispat eden bu kenar mahalle güllerine göre, masum olan katil, suçlu olanlar ise katledilenlerdi.

 

KONJONKTÜREL DAVARNIŞLAR, BUGÜNLERİMİZİ YORUYOR, YARINLARIMIZI TÜKETİYOR

Gözlerimiz, katliamdan bir hafta sonraki Cuma namazında her hangi bir cami önünde, her fırsatta Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a demediklerini bırakmayan sapı bizden olanlar başta, ülkenin tanınmış siyasetçilerini boşuna aradı. Bu beklentimiz de boş çıktı.

 

Almanya başta Avrupa’nın Yeni Zelanda’dan terör ve teröristlerle etkin nasıl mücadele edileceği noktasında alması gereken çok ders var. Almanya’da reddi mümkün olmayan ırkçılık İslam ve Müslüman ile göçmen düşmanlığına karşı daha etkin mücadele stratejisi tarafların beraberce oluşturacakları bir ortak akılla ancak üstesinden gelinebilinir. Konjonktürel hal ve hareket ile söylemde, karıştıran değil, barıştıran düşünce ve bunun ete kemiğe büründürülmesine muhtacız. Her terör olayında, İslam, göç göçmen ve Müslümanları, ‘güvenlik sorunu’ gibi AFD’nin seçmenlerine göz kırpmaya yönelik çıkışlar, bizleri birbirimizden uzaklaştırıyor. Bu tür politik tavırların ivedilikle değiştirilip sağduyuyla hareket etmemiz, barış ve huzur içinde ortak geleceğimiz açısından hayati önem taşıyor. Gelecek günlerin halini bugünlerde atacağımız adımlar, söyleyeceğimiz sözler ve uygulamaları belirleyecek. Yani, gelecek kendi ellerimizde...       (Referans 49 Nisan 2019)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Köln DİTİB Merkez Camii‘nde kavurma ikramı
Köln DİTİB Merkez Camii‘nde kavurma ikramı
 TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay
TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay