Başarının sırrı
Ahmet Suat Arı

Başarının sırrı

Başarının sırrı

 

Batı Avrupa’ya göçün başlamasının üzerinden neredeyse 60 yıl geçti. Artık göçmenlikten yerliliğe doğru bir evrilme söz konusu. Bu evrilme sürecinin sancıları her alanda kendini belli etmekte. Bir taraftan yerleşilen ülkelerde kendini kabul ettirmek, diğer taraftan da kendi varlığını asimile olmadan sürdürmek isteyen bir Türk toplumu söz konusu olan. Batı Avrupa Türk toplumu bu mücadeleyi başarılı bir şekilde yürütmek için hem yeterince referansa, hem de potansiyele sahiptir, ancak bunlardan yeterince istifade edebildiğini söylemek mümkün değildir. Daha da kötüsü bunlar hoyratça harcanmaktadır.

 

Biz, ya atalarımızın başarılarıyla övünmeyi ya da ‘bize karşı“ olan başkalarının başarılarıyla dövünmeyi kendimizde alışkanlık haline getirmişiz. Her türlü başarısızlığın arkasında mutlaka bir dış etkenin olduğunu varsayıp, bir türlü dönüp kendimize bakmayı beceremiyoruz. Halbuki başarılı olmanın en önemli şartı, gerek fertler gerekse toplumlar için, kendi potansiyelinin farkında olarak hedef(ler)inin olmasıdır. Bu hedefler doğrultusunda çaba sarf etmeden de başarılı olmak mümkün değildir. Nitekim bizim adımıza hareket ettiğini iddia eden yüzlerce, belki de binlerce kurum ve kuruluş da kendi hedefleri doğrultusunda çaba sarf ediyorlar. Buna rağmen henüz hiç bir alanda istenen seviyede olmadığımızı da biliyoruz. Tabii ki bunun bir çok sosyolojik, ekonomik, siyasi, dini ve kültürel sebepleri vardır. Bunların hepsi başlı başına bilim insanlarının ilgilenmesi gereken alanlar. Ancak bizler bir azınlık grubu olarak, hem de ırkçılık ve ayrımcılığın günden güne arttığı bir dönemde kendi potansiyelimizi nasıl en verimli bir şekilde değerlendirebiliriz sorusunu kendimize mütemadiyen sormalı ve cevaplarını aramalıyız. Bunu yaparken de yerli toplumların metotlarını iyi analiz edip, onlardan da istifade etmeliyiz.

 

Topluma yön verme kaygısı olanların, özellikle de kanaat önderlerinin bilmesi gereken en önemli olgu; hiç bir toplumun tek tip, bir başka ifadeyle homojen olmadığını kabul etmeleri gerekir. Haliyle çok sıklıkla duyduğumuz ‘birlik’ kavramıyla bir hedefe varmamız mümkün değil. Önce birlikten kastın ne olduğu, hangi konu ve alanlar da birlik, hangilerinde ayrılığın mümkün olduğunun bilinmesi gerekir. Yoksa telaffuz edenin bile muhtevasından bile bihaber olduğu muğlak ifadelerle toplumun yönünü bir istikamete çevirmek mümkün değildir. Her şeyden önce asgari müştereklerde birlik olunması gerekir.


 

Yahudilerin bu konuda ne kadar başarılı olduklarını hem duyar hem de söyleriz, ama bunu nasıl yaptıkları üzerinde pek kafa yormayız. Klişe laflarla, “onlar birbirine bağlı, birbirlerini gözetip arka çıkarlar ve milli meseleler söz konusu olunca da hepsi ayni derecede hassastırlar“ diye duyarız. Bu ifadelerde kısmen doğruluk payı vardır, ancak tamamen doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Burada asıl bilinmesi gereken; referansların reflekse dönüşmüş olmasıdır. Onlar birileri ‘bir olalım dediği için harekete geçmiyor, tam aksine böyle bir çağrıya gerek olmayacak şekilde pozisyon almış oldukları için, birbirlerinden habersiz ‘birlik’ oluşturmaktalar. Bizdeki gibi herkesin birlik çağrısı yaparken aslın da benim kanatlarım altında birlikten bahsettiği gibi değil.

 

Aslında Hollanda bu konuda bize iyi bir model olabilir. Zira Hollanda, siyasi, dini, mezhepsel, kültürel, bölgesel ve daha bir çok farklı saiklerle binbir parçaya bölünmüş bir ülkedir. Her açıdan, biz Türklerin deyimiyle bölücülük tehlikesi altındadır. Ancak kimse bölücülükten bahsetmez. Onlar meşgul eden, bu farklılıkların farkın da olarak nasıl birlikte barış içinde yaşanabilir sorusudur. Onlara bunu tarihleri tecrübe ederek öğretmiştir. Zira ne zaman farklılıklar öne çıksa toplum acı çekmiş. İşte bu tarihi tecrübelerden hareketle bir uzlaşı kültürü oluşturmuşlar. Her grup kendi kaderini tayin ederken toplumun genelini ilgilendiren meselelerde bir araya gelip uzlama yoluyla çözüm arayışına gitmek olağan bir tavır haline gelmiş. Bu şimdilerde “Polder Modeli” olarak adlandırılmaktadır. Bu model her müzakere ortamında uygulanmakta ve onun sayesinde herkesin kabul ettiği kararlar ortaya çıkmaktadır.

 

Hollanda modeline, en somut örnek olması sebebiyle, siyaset penceresinden bakacak olursak şunu görürüz. 150 sandalyeli Temsilciler Meclisinde hiç bir parti tek başına çoğunluğa sahip değildir. Şu an itibariyle en büyük parti 33 sandalyeye sahiptir, ondan sonra gelen ikinci parti 20, üçüncü ve dördüncü partiler de 19’ar sandalyeye sahiptirler. Bu da gösteriyor ki, bir koalisyon için en az dört partinin bir araya gelmesi gerekir. Artık bu durum bir istisna değil, yapısal bir gerçek haline gelmiştir. Buradaki en önemli mesele, Mecliste yeterli desteğe hangi kombinasyonun sahip olduğunu belirlemektir. Bu da ancak ve ancak uzlaşı ile mümkündür. Uzlaşı sağlamak için de herkesi mutlaka programından taviz vermesi gerekir. Bu süreç çeşitli evrelere sahiptir. İlk etapta bir akil kişi nabız yoklamakla görevlendirilir. Onun görevi hangi siyasi partilerin birlikte çalışma potansiyeline sahip olduğunu araştırıp rapor etmektir. Ondan sonra bir başkasına, illa da bir siyasi parti lideri olması gerekmez, koalisyonun oluşturulması görevi verilir. Asıl pazarlık bu aşamada olur. Her kes kendi kırmızı çizgilerini ifade eder ki, gereksiz yere vakit harcanmasın. Kırmızı çizgiler yan yana konup, birlikteliğin mümkün olup olmayacağına bakılır. Şayet bu konuda mutabakat sağlanamazsa iki seçenek vardır. Birincisi kırmızı çizgileri ihtiva eden alanların ertelenip koalisyon protokolüne alınmaması, ikincisi de pazarlıkların sonlandırılıp, yeni ortak arayışına gidilmesidir. Bu metodun ana çekirdeği birliktelik için zemin aramaktır. Kırmızı çizgiler ancak çok marjinal veya farklı kutupların bir araya gelmesi durumunda ön plana çıkar. Bu model sadece siyasette uygulanmaz. Her türlü istişare ve pazarlık ortamında bu model uygulanıp sonuç alınmaktadır.

Bir de bizim bu isi nasıl yaptığımıza bir bakalım. Ağzımızı her açtığımızda birlikten bahseden bizler, nasıl oluyor da hiç bir alanda birlik olamıyoruz? Bu sorunun cevabi aslında hem çok basit hem de çok zor. Birlik olmak istediğiniz alan belli ise çok basit, ancak bizim gibi toplumlarda birlikten bahsederken kast edilen benim kanatlarım altında birlik olduğu için çok zor. Önce birlikten ne kast ediliyor, hangi hedef ve şartlarda birlik olunmalı, bu birliğin hangi referanslara dayandığı, birlik olunması gerekmeyen alanların neler olduğu gibi bir çok etkenin taraflarca bilinmesi ve kabul edilmesi gerekir. Aksi takdirde her girişim başlamadan biter.

Maalesef biz belirlenen somut hedeflere yönelik bile birlikte hareket etmekten çok uzağız. Bırakın birlikte hareket etmeyi, birbirimizden fersah fersah uzaklaşmak için elimizden geleni arkamıza koymuyoruz. Belli bir hedef doğrultusunda, o hedefe inananların birlikte hareket etmeleri halinde başarılı olmamak mümkün değildir. Bu böyle olduğu halde, bizim toplumumuzda sadece belirlenen hedefe inanmak yeterli olmuyor, konuyla alakası olmayan her konudaki tavır ve tutumlar gerekçe gösterilerek birliğin önü tıkanmaktadır. Hatta birbirine çok yakın gruplar bile çok marjinal konularda ayrışıp birlikte bir hedefe gitmeyi becerememektedirler. Bu durumu dil ve din gibi, bizim için hayati öneme sahip alanlardaki çalışmalarda bile çok bariz bir şekilde görmekteyiz. Bu gidişle de daha uzun süre göreceğiz. Zira mesele kemikleşmiş ve hem kurumsal hem de ferdi olarak genlerimize işlemiştir. Siyasiler ise bu yanlışın tetikçi ve körükçüleri olmuşlardır.

Ne zamanki, farklılıkları kabul ederek asgari müşterekler etrafında birlik oluruz, o zaman sonuca gideriz. Bunu yapacak olan yine biz Batı Avrupa Türkleridir. Başkaları, gölge etmesinler başka ihsan istemeyiz...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Köln DİTİB Merkez Camii‘nde kavurma ikramı
Köln DİTİB Merkez Camii‘nde kavurma ikramı
 TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay
TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay