Yerle Gök Arasında Bir Yerde
Haydar Haluk Ceylan

Yerle Gök Arasında Bir Yerde

Takvimler martın on beşinde bir Cuma gününü gösteriyordu. O gün Yeni Zelanda’da nüfusun %1’ini oluşturan Müslümanların bir kısmı Christchurch kentinde bulunan iki farklı camide ibadet hâlindeydiler. Az sonra başlarına gelecek –ve aynı zamanda ülke tarihinin en kanlı olayları arasına girecek- eylemden habersiz pek çok Müslüman her zaman olduğu gibi yine camilerinde saf tutmuşlardı. Sosyal medya üzerinden canlı yayınladığı iki farklı saldırı ile pek çok masum Müslümanı katleden saldırgan, silahına işlediği semboller, soğukkanlılığı ve yayınladığı ideolojik manifestosu ile aslında bu saldırıyı çok önceden planladığını ortaya koyuyordu. Onlarca insanın canına kıyan teröristler tarafından kaleme alınan ve daha sonra bir internet sitesi üzerinden yayınlanan yetmiş dört sayfalık manifestoda yer alan ifadelerdeki ana öge ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerineydi. Saldırgan, manifestoda kısaca beyaz ırkın soykırıma uğradığı ve her ne şekilde olursa olsun harekete geçilmesi gerektiğini ifade ediyor, saldırıyı planlamaya başladığı anı ise 2017 yılında Fransa'da Emmanuel Macron'un aşırı sağcı Marine Le Pen karşısında zafer kazanması olarak niteliyordu. Manifestoda yer alan bu ifade bile bize Avrupa’da yükselen aşırı sağ ve popülizmin ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor. Bir süredir oy kaygısı ile göçmen karşıtlığı ve İslamofobi üzerine inşa edilen yeni siyasal anlayışın Avrupa ve tüm dünya için ne denli büyük bir tehlike olduğunu bu yolla bir kez daha görmek mümkün. Toplumların sinir uçlarına dokunan günlük siyasal dil ile gerek göçmen toplumları gerekse mesken ülkedeki yerli toplumları radikalleştirmenin yaratacağı gergin ortamın çıktılarını Yeni Zelanda’daki bu saldırılar vasıtasıyla deneyimlemiş olduk. Şimdi var olan bu üslubu değiştirmek özellikle önümüzdeki mayıs ayında yapılacak Avrupa parlamentosu seçimleri öncesi büyük önem taşıyor. Şimdiden ortaya atılan tahminler bize gösteriyor ki aşırı sağ ve ırkçı partiler Avrupa parlamentosu seçimlerinden oldukça güçlü çıkacaklar ve parlamentodaki aritmetiği değiştirecekler. Bu durum Avrupa için az önce tasvir ettiğim kasvetli havanın oluşmasına sebebiyet verecek en önemli unsurlardan biri olabilir. Politik kaygılar ile hareket edecek olan bu tarz siyasal hareketlerin gereceği toplumların daha sık karşı karşıya geleceğini ve yeni çatışma alanlarının inşa olunacağını tahmin etmek çok da güç değil. Göçmenler üzerinden hem kültürel hem de siyasal açıdan oluşturulacak baskı, kıtanın yeni yerlilerini radikalize ederken öte yandan ırkçı söylemler üzerinden beslenen bir takım çevrelerin de göçmen karşıtlığı üzerinden radikalleşebileceğini gözden kaçırmamamız gerek. Her iki cephede yaratılacak bu marjinal unsurlar ise ülke siyasetini derinden etkileyecek çatışmaların baş aktörü olabilirler. Avrupa için seçim  sath-ı mailine girdiğimiz şu dönemde bakalım zaman bize ne gösterecek.

Aslında Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern ve Yeni Zelanda toplumunun saldırı sonrası ortaya çıkan kötü tablonun dağılması ve ülkelerindeki Müslümanlar ile ortak acılarının paylaşılması noktasında izlediği yol tüm insanlığa örnek olabilecek ipuçları veriyor. Saldırı sonrasında ortaya çıkan süreç bu küçük ada ülkesinin, Avrupa için üstte tasvir ettiğim karamsar havanın ve kara bulutların dağıldığı bir senaryonun da mümkün olabileceğini bizlere göstermesini sağladı. Bu süreçte Yeni Zelanda halkı ülke nüfusuna oranla çok küçük bir toplum olan Müslümanlar ile dayanışma duygularını ifade etmek için benzerine az rastlanır şekilde bir dayanışma ağı oluşturarak meydanlarda, parklarda toplanıp hayatını kaybeden Müslümanlar için anma etkinlikleri düzenlediler. Hatta öyle ki ibadet eden Müslümanları korumak için camilerin etrafında insan zincirleri oluşturuldu. Terör saldırısının ardından gelen ilk Cuma günü Yeni Zelanda devlet televizyonu ve radyosundan yapılan canlı yayınla ‘ezan’ tüm ülkeye dinletildi. Bu bir ilkti. Bu süreci Müslümanlarla dayanışma içinde olduğunu göstermek isteyen kadınların başörtüsü ile yaptıkları sosyal medya paylaşımları izledi ve bu paylaşımlar dünya çapında destek buldu. İşin politik kısmına da değinmek gerekirse başbakan Jacinda Ardern’in süreci olabildiğince başarılı bir şekilde yürüttüğünü, oldukça kaygan bir zeminde Müslüman toplum ile empati kurabildiğini ve bunu içtenlikle yaptığı için kabul gördüğünü söylemek mümkün. Ardern, olayın ardından 19 Martta parlamentoda yaptığı konuşmada insancıl yönünü ve samimiyetini şu cümlelerle bir kez daha gösteriyordu:

“Hayatların kaybedenlerin adlarını anın, o hayatlarını alan adamınkinin değil. O şöhret peşinde olabilir ama bizler burada Yeni Zelanda’da ona hiçbir şey vermeyeceğiz, adını bile.” 

 Öte yandan Yeni Zelanda’daki tüm siyasi partilerin saldırıyı çok net ve sert bir dille kınadığını ve bu sürecin sonunda saldırganın da kullandığı otomatik silahların ülkede yasaklanmasına ilişkin bir kanunu ivedilikle devreye soktuğunu söylemek gerek. Bu acı deneyim sonrası Yeni Zelanda hükümeti bireysel silahlanmaya dikkat çekerek bu konuda katı önlemler almaya kararlı bir refleks gösterdi. Fakat tam da yarı otomatik silahların yasaklanmasının Yeni Zelanda parlamentosu tarafından kabul edildiği gün, nisan ayının başında ülke bu kez ilginç bir olayla karşı karşıya kaldı. Christchurch  kentindeki  Masjid Al Noor Camii’nin önünde, üzerinde Trump tişörtü olan bir adam, Müslümanlara hakaret ederek, caminin giriş kısmında saldırıda hayatını kaybedenleri anmak için bırakılmış objelere zarar vermek istedi. Daha sonra çıkarıldığı mahkemede suçunu kabul eden saldırgan muhtemelen üç ay hapis cezası ya da iki bin dolar para cezası gibi hafif bir yaptırımla karşı karşıya kalacak. Saldırganın bu davranışı sergilediği günün manidar olduğu gerçeği bir kenara giymeyi tercih ettiği tişört ile beyaz ırkın üstünlüğünü savunan yeni bir politik akım olan alt-right savunuru olabileceği şüphesi oldukça baskın. Uzun süredir yalnızca ‘İslamcı Teröre’ odaklanan güvenlik birimlerinin bu denli radikalleşmiş göçmen karşıtı aşırı sağcı ve belki de alt-right akımından etkilenen unsurları görememeleri ise kapıdaki tehlikenin her an yeniden içeriye girebileceğine işaret. Öyle ki saldırı sonrası hem siyasi hem de toplumsal olarak örnek teşkil edebilecek bir duruş sergileyen Yeni Zelanda toplumunun bu baskın tutumuna rağmen marjinalleşmiş faşist unsurların hâlâ aktif ya da pasif eylemsellik için uygun zemin kolladığı görülüyor. Örneğin emekli askerler, Anzak Günü törenlerinde ezan sesi duyulması halinde boykota gitme tehdidinde bulunabiliyor ya da Christchurch kentinde büyük bir spor kulübünün adının ‘Crusaders’ yani Haçlılar olmasının herhangi bir sorun teşkil etmediğini savunan 25 binden fazla insan bunun için bir dilekçe hazırlayarak altına imzalarını atıp destek olabiliyorlar.

Dünya siyaseti açısından kutuplaşmadan beslenmenin bu denli popüler olduğu bu dönemde şiddetin yüzünü daha sık göstermeye başladığını gözlemlemek mümkün. Daha önceden olduğu gibi yalnızca basit ve sade bir şekilde hayatlarını sürdürmek isteyen insanların dil, din ya da ırk ayırt etmeksizin her gün terörle burun buruna yaşadığı ya da terör yüzünden hayatını kaybettiği kötü günler deneyimliyoruz. Sadeliğin ve uyumun iç içe geçtiği herkesin özgürce dilini ve kültürünü muhafaza edip huzurla ibadet edebildiği bir toplumda yaşamak günden güne bir ütopya hâlini alsa da ‘yerle gök arasında bir yerde’ hâlâ güzellikler yaratmak için çabalayan, okuyan, düşünen, üreten ve mücadele eden insanların var olduğunu düşünmek hatta bu insanların bir parçası olduğunu hissetmek yaşama olan inancımızı arttıran yegane şey. Kim bilir belki de bu mücadeleyi sürdürürken bir şekilde yitip gitmiş tüm iyi insanlar, Yeni Zelanda’da hayatını kaybeden pek çok masum ile birlikte, yerle gök arasında bir yerde bizimle yeniden kavuşmayı beklemektedir.

                                      

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay
TDV’den büyük hizmet! Bağış yapmak artık çok kolay
Altın Boğaz Ödülleri sahiplerini buldu
Altın Boğaz Ödülleri sahiplerini buldu