Üstesinden Geleceğiz
Haydar Haluk Ceylan

Üstesinden Geleceğiz

“Üstesinden geleceğiz,

Bir gün üstesinden geleceğiz.

Kalbimin derinliklerinde,

İnanıyorum.

Bir gün el ele yürürüz.

Kalbimin derinliklerinde,

Huzur içinde yaşayacağız.

Bir gün üstesinden geleceğiz.

                                                                       İnanıyorum.”

 

1950’li yıllara damga vuran bu sözler başlarda Amerika’daki Afro Amerikan sivil hareketin ayrımcılıkla mücadelesinin manifestosu niteliği taşımaktaydı. Birçoğumuzun ilk kez Joan Baez’den dinlediği ve özgün adı ‘we shall overcome’ olan bu kült eser aslında ilk olarak 1940’lı yılların sonunda söylenmeye başlanan bir protest şarkının nakaratından türemişti. Büyük bir kardeşlik vurgusuyla el ele verip zorlukların üstesinden gelmeyi hedefleyen bu hareketin bugün gelinen noktada dünya kamuoyunda yarattığı etki ise çok güçlü bir biçimde kendini göstermekteydi.  Başlarda Afro Amerikan sivil hareketin marşı haline gelen bu şarkı zamanla tüm dünyada özellikle 68 kuşağı tarafından sahiplenildi ve dezavantajlı grupların itirazlarını yüksek sesle dile getirdikleri pek çok miting, kongre ve toplantıda kullanılmıştı. ‘We shall overcome’ artık tüm dünyada herkes açısından ortak bir şeyi sembolize ediyordu. Tüm ayrımcılıklara karşı simgeleşen bu şarkı aslında bugün Avrupa’da yaşayan Türk ve Müslüman toplumla da benzer hisleri paylaşmaktadır. Birlikte el ele verip zorlukların üstesinden gelmek. Peki, dünden bugüne baktığımızda birlikte yaşama kültürünün inşasında biz ne kadar ‘el ele’ ve ‘bir arada’ durabildik? Sorunun cevabı biraz canımızı acıtabilir.

Göçmen toplumların yeni yerlilere evrilme sürecinde tarihsel arka plan, mesken ülkelerde yaşanan konjonktürel değişikliklerin politik olarak izlenen yollarda da değişimlere yol açtığını göstermektedir. Bu noktada akademide sıkça tartışılan ‘çok kültürlülük’ ve ‘çok kültürcülük’ kavramları ön plana çıkmaktadır. Bu kavramlar üzerinden Avrupa’da izlenen politikalar da ülkeden ülkeye keskin farklılıklar göstermektedir. 90’lı yıllara dek Fransa, Hollanda, İngiltere gibi kolonyalist devletler eski sömürgelerinden gelen göçmenlere karşı daha esnek ve liberal politikalar güderken Almanya gibi ülkeler dışarıdan ‘misafir işçi’ statüsü ile aldıkları göçmenlere bazı haklar tanımakta oldukça çekingen davranmış ve onları hep geçici ikamet ediciler olarak görmüştür. Bu husus toplumun çok kültürlü bir yapıya bürünmesinin başlarda kabullenilmemesi ile birlikte ileride demokratik açıdan ciddi sorunlara yol açmıştır. Fakat 90’lı yıllardaki bu anlayış konjontürel dalgalanmalar, işsizliğin artması gibi ekonomik sebeplerle değişimlere uğramıştır. Örneğin başlarda göçmenlere yönelik siyasa üretimini çok kültürlülük ekseninde şekillendiren Hollanda, son yıllarda bu tutumundan vazgeçmiştir.  İçeride yaşanan çeşitli siyasal olaylar ve hareketlerin de bir çıktısı olarak Hollanda’da son yıllarda çok kültürlü bir yaşam yerine zorunlu asimilasyona yönelen bir politik eğilim ortaya çıkmıştır. Bu noktadan hareketle Fransa’nın da benzer bir süreçten geçtiğini söylemek yanlış olmaz. Fransa kendisine yönelen göçe karşı katı önlemler almak adına artık daha seçici davranmakta ve pek çok sığınma isteğini geri çevirmektedir. Avrupa’da Türk nüfusun en yoğun olduğu Almanya’da ise üstte bahsettiğim ‘misafir işçilere’ yönelik katı ve çok kültürlülük gerçeğini reddeden bir anlayıştan çok kültürlülük politikalarına yönelen bir değişim söz konusu olmuştur. Hiç şüphe yok ki bu değişimdeki ana etken giderek artan Türk işçi nüfusu ve bu nüfusa yönelik zamanla geliştirilen sosyal haklar ile aile birleşimi gibi hususlardır. Fakat bu değişimi ülkedeki konjonktür değişiklikleri ile aktif rol almaya başlayan politik aktörleri dışarıda bırakarak okuyamayız. Örneğin Almanya’da Sosyal Demokratlar ile Yeşiller koalisyonunun iş başında olduğu dönemlerde güttüğü çok kültürlülük politikaları ardından gelecek olan Sosyal Demokrat/Hristiyan Demokrat koalisyonları tarafından kullanıma elverişli olarak görülmemiş, bunun yerine ‘bütünleşmeyi’ sağlamak için daha farklı bir yöntem izlenmiştir. Hâl böyle olunca ‘bütünleşmeyi’ en hızlı ve sorunsuz şekilde gerçekleştirmeye yönelik beklenti ve tutumlar çok kültürlülük politikalarının somut çıktılarının oluşmasını da engellemiştir. Hristiyan Demokratların ‘bütünleşmeden’ ne anladıklarına yönelik bir çıkarım yapmak aslında çok basit. Türkçe anadilde eğitimin bazı eyaletlerde halen tasfiye edilmiş olması bu duruma çok net bir örnek teşkil etmektedir. 2005 yılında Herbert Hoover’da yaşananlar aslında maalesef hâlâ güncelliğini korumaktadır. Almanya’da 90’lı yıllarda belli bir etnisite üzerinden baskın kültürün kendini koruma güdüsü Türklere karşı husumete, kundaklama ve dönerci cinayetleri gibi şiddet olaylarına sebebiyet vermiştir. 2000’li yıllardan itibaren baskın kültürün endişesi etnisite tabanlı olmaktan çıkıp dini gruplara yani -dolayısıyla- Müslümanlara yönelmektedir. Avrupa’da hızla yükselen aşırı sağ için zenofobinin yanında islamofobi de oldukça güçlü bir argüman hâline gelmiştir.

Uluslararası göçün yoğun şekilde artması, ulus aşırı toplumsal alanların inşa olunması ve yeni bir terimleşme sürecine gidilmesinde başat faktör olmuştur. Başlarda azınlık olarak görülen alt kültürlerin, farklı etnisitelerin ve dini grupların şehrin çeperinde izole bir şekilde gettolara sıkıştırılması, kültürel açıdan mevcudu korumaya yönelik bir düzen ortaya çıkarmıştır. Uzun vadede bir sentez inşası olarak ulus aşırı toplumsal alanları doğuracak olan bu çok kültürlü yapı aslında ilk zamanlarda hatalı kentleşme politikalarının yarattığı bir sorun yumağı olarak görülmekteydi. Fakat bugün gelinen noktada ortaya çıkan çok kültürlü yapı ve renklilik bize üçüncü bir yolun mümkün olduğunu göstermektedir. Ulus aşırı toplumsal alanların yarattığı bu üçüncü yol sorunların çözülmesi ya da önceleri sorun olarak görülen pek çok hususun toprağa gömülmesi noktasında çok kültürlülük ekseninde değerli bir seçenek sunmaktadır. Çok kültürlülük kendini kültürel kimlik üzerinden var etmektedir. Bu noktada belki de Habermas’ın düşüncelerini bu satırlara taşımak gerekmektedir. Habermas’ın birlikte yaşama kültürüne yaptığı değerli katkılardan biri ‘anayasal vatandaşlık’ fikridir. Bu fikrin temelinde her vatandaşa kendi kültürel dünyası içerisinde yaşayabilmesi ve bu durum sebebiyle hiçbir ayrıma uğramaması yatmaktadır. Bu noktada çok kültürlülük ile çok kültürcülük arasındaki ayrıma değinmek de gerekmektedir.

Çok kültürlülük bir olgu olarak farklı kültürlerin bir arada yaşamasına işaret ederken çok kültürcülük merkezi ya da yerel iktidar tarafında uygulamaya konan bir ideolojidir. Çok kültürcülük kültürleri birbirleriyle ilişkisi olmayan bir şekilde değerlendirdiği için son zamanlarda oldukça yoğun bir şekilde eleştirilmektedir. (Kaya, 2004, 44)

Buradaki kilit nokta göçmen toplumların çok kültürlülük politikaları arasında kendi kültürlerini muhafaza etme ve yaşama hakkına sahip olmasının yanı sıra etraftaki diğer toplulukların da kültürlerine saygı duyması ve bir arada yaşama kültürünü bu şekilde inşa etmesidir. Mevcudiyeti korurken mesken tutulan ülke kültürü ile etkileşime girmemek mümkün değildir. Bu yüzden çok kültürcü politikalar sorunlara gebe iken çok kültürlülük daha somut çözümler sunabilmektedir. Çok kültürlülüğün yarattığı ulus aşırı atmosfer sentez bir yapının inşasına da olanak vermektedir. Geçmişte adlandırıldığı gibi göçmen toplumlar ‘ulus-devlet’ açısından tehlike olarak görülmekten çıkıp çok kültürlülükle beraber mesken ülke kültürüne, örneğin sinema ve edebiyatına katkılar sunmaktadır. Göçmen toplumların sivil toplum faaliyetlerinin de güçlenmesi mesken ülkedeki yerli sivil toplum örgütlerinin de güçlenmesinde katalizör bir etki yapmaktadır. Bu yüzden göçmenler, sadece kendi asgari kültürel şartlarının iyileştirilmesi hususunda değil aynı zamanda ev sahibi ülkelerin demokratik yapılarının güçlenmesi için de önemli bir şanstır. Bu şansı doğru değerlendiren ülkeler hem kültürel kimliklerinin çeşitlenmesi kazanımını elde edecek hem de daha demokratik bir anlayışla vatandaşlarının kazanımını arttıracaktır.

Avrupa’daki Türk toplumu için harsını muhafaza etme güdüsü göçün başladığı günden bu yana en hassas konulardan biri olmuştur. Konjonktürel değişimler, üretilen siyasalar ve sık sık değişen kültür politikalarına rağmen bu hassasiyet mesken tuttukları ülkelerdeki demokratik kazanımlar noktasında aynı gök kubbeyi paylaştıkları diğer kültürler açısından da değerlidir. Günümüzde AB’de yaşanan sıkıntılardan ötürü kaybolmasından endişe duyulan Avrupalı kimliği için artık yeni bir harç gerekmektedir ve her ne kadar reddedilse de dilimiz ve kültürümüz artık Avrupalı kimliğinin bir parçası olmuştur.[i]

 

[i] Çok Kültürlülük konusu ile ilgili daha detaylı bilgiler edinmek için:

Abadan-Unat, N. “Çok Kültürlülük ve Demokrasi”

Abadan-Unat, N. “Bitmeyen Göç”

Habermas, J “Demokratik Anayasal Devlette Tanınma Savaşımı”

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Pandemiye karşı doğa yürüyüşü ile stres atılıyor
Pandemiye karşı doğa yürüyüşü ile stres atılıyor
Ostfildern DİTİB Camii'nde gasilhane açıldı
Ostfildern DİTİB Camii'nde gasilhane açıldı