Harmonizasyon
Haydar Haluk Ceylan

Harmonizasyon

Fransız müziği deyince aklınıza ilk hangi isimler geliyor? Edith Piaf, Micheal Fugain, üniversite çağları iki binli yılların başına denk gelenler için belki de Noir Desir ya da tüm bu popüler isimleri dışarıda tutarak daha klasik birkaç isim sayabiliriz. Georghe Bizet, Erik Satie, Offenbach bir çırpıda aklıma gelen klasik isimler ve belki de onlarcası. Eğer Fransız edebiyatından bahsedecek olursak aklımıza gelen ilk isimler ne olur? Victor Hugo, Balzac, Camus, Emile Zola saymakla bitmeyen upuzun bir liste. Peki, Fransız futbolu deyince aklımıza gelen ilk isimler hangisi? Zidane, Henry, Cantona bir çırpıda sayılabilecek birkaç isim belki de. Tüm bu ezber bilgileri bir kenara bırakıp Fransa’da şu anda kimin dinlendiği, okunduğu ya da en sevilen futbolcuların kimler olduğu sorusuna eğilecek olursak bizi bekleyen farklı bir denklem olabilir. Devrim’den bu yana inşa olunan kültürün diğer kültürlerle etkileşime girerek yarattığı sentez yeni bir Fransız kültürünün inşasına yol açıyor. Bu kaçınılmaz son belki de sadece modern ulus-devletin temellerinin atıldığı ülke olan Fransa’da değil tüm dünyada var olan bir gerçeklik. Göç ve göçmenlerin yarattığı ulus aşırı alanlar artık yalnızca sanayi bazlı üretimin bir parçası değil. Sinemadan edebiyata, müzikten spora uzanan bir yelpazede üretimin başrolü, yeni bir kültürün inşacısı. Artık Fransa’da en çok dinlenen müzisyenler İbrahim Maalouf, Rachid Taha, Charles Aznavour. Fransız edebiyatının güçlü kalemlerinden biri Amin Maalouf ve 2018 Dünya Kupası’nın sahibi Fransa Milli Takımının en büyük yıldızları, Kylian Mbappe, N’Golo Kante. Hepsinin ortak bir özelliği var: Göçmen kökenli olmaları.

Aslında bizim hikâyemiz de bundan pek farklı değil. Yazının giriş kısmında ele aldığım Fransız toplumunun bir parçası olan göçmen kökenlilerin Fransa’da sosyo-kültürel hayata etkisinin daha derini Avrupa’nın hemen her yerinde yaşayan, üreten vatandaşlarımız için de geçerli. Farklı göç deneyimlerinden sonra ortaya çıkan sentez toplumların bir parçası olarak Türkler, edebiyattan sinemaya, müzikten spora geniş bir yelpazede Avrupa toplumu için üretmeye devam ediyorlar. Bunu toplumun bir parçası olup olmadıklarını sorgulayan sığ siyasi akımlara ve ona angaje partizanlara rağmen yapıyorlar hem de. Hepimizin bildiği gibi evveliyatı olmakla birlikte Türkiye’den Avrupa’ya yönelen büyük göç akımının orijini olarak 1961 yılında Federal Almanya ile imzalanan ikili iş gücü mübadele anlaşması kabul edilmektedir. Ana arterlerine işçi göçünün oturduğu Avrupa’ya yönelen Türk yurtdışı göçü, zamanla Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmelere paralel olarak karakter değiştirme eğilimi göstermişse de bugün yapılacak analizlerde kullanılacak Avrupalı Türk toplumunun bu işçi göçleri ile oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Bu noktadan hareketle Türkiye’den Avrupa’ya dış göç tarihini, işçi göçleri ile eklemlenmiş olarak okumak gerekmektedir. Bu okumayı merkeze alan bir şekilde Avrupa’da göçmen kökenlilerin kültürel hayata katkılarını ele almak istersek de hiç şüphe yok ki yolumuz bugün dördüncü kuşağa uzanan Avrupa Türklerinden geçecektir. Anadolu’nun üreten kimliği ve ozan ruhu Avrupa’da sıla hasretiyle birleşince ortaya çıkan sesler göçün ilk kuşak temsilcileri için bambaşka bir değer ifade ediyordu. Bugün ise Avrupa’nın yeni yerlileri olarak sanatını icra eden Türkler dedelerinden miras aldığı Anadolu toprağının kokusuyla kendi kimliklerinin onlara kazandırdığı yeni değerleri sentezleyerek tüm dünyaya yeni sesler hediye etmektedir.

Göçün ilk kuşak temsilcilerinin karşısına örülen dil ve kültür duvarlarına rağmen Türkiye’de trend olan müzik akımlarının bir şekilde Avrupa’daki Türk toplumunu da etkisi altına alması, Türkiye’deki popüler figürlerin düzenlenen çeşitli organizasyonlarla özellikle Almanya’ya gelerek konserler vermesini sağladı. Böylece aslında yeni bir endüstri de inşa olunuyordu. Örneğin Türkiye’de arabesk kültürünün yükselmesi ve bunun sosyolojik yansımaları Avrupa’daki işçi ailelerini de etkisi altına almıştı. Zaten hali hazırda ‘gurbet ilde’ öteki olarak bir buhranın orta yerinde olan insanımız için arabesk müziğin acılı tınıları adeta sığınacak bir liman olmuştu. Anadolu halk müziği ile birlikte arabesk müziği Avrupalı Türkler açısından 70’li yıllarda sığınacak liman hüviyetini sürdürdü. Bu süreç daha sonra 1980 yılında Türkiye’de yaşanan darbeden sonra Cem Karaca gibi siyasi sorunlar nedeniyle pek çok sanatçının Avrupa’ya göç etmesiyle birlikte farklı bir kimlik kazandı. Bu süreçte göçün karakterinin değişmesiyle birlikte yalnızca işçi aileleriyle sınırlı olarak tanımlanamayacak bir göçmen toplum ortaya çıktı ve Avrupa Türkiye için protest müziğin üretildiği bir laboratuvara dönüştü. Avrupa’da Türkler tarafından üretilen protest müziğin dinleyici kitlesi de haliyle zamanla genişledi ve 90’lı yıllarda rap kültürü yükselene dek protest müzik halk müziği ve arabeskle birlikte göçmenler için kendini ifade biçimi olarak kullanılmaya başlandı. 90’lı yıllarda Türkler için rap müziğin yükselmesi dışında ortaya çıkan bir gerçek daha vardı. O da gece hayatına yeni bir soluk getiren Türk diskolarında çalan Türkçe sözlü pop müzikten başkası değildi. Başlarda yalnızca Türkler tarafından tercih edilen bu dans ve eğlence müziği zamanla yerli kültürün de bir parçası olacak, pek çok Türkçe pop şarkı Avrupalı dinleyiciler tarafından da benimsenerek müzik piyasası retoriğinde yer aldığı şekliyle hit olacaktı. Aynı dönemde Berlin’de duvarın yıkılmasını takip eden süreçte Almanya’nın yaşadığı toplumsal değişimin bir çıktısı olarak bu durumdan şüphesiz ki Türk gençleri de etkilenecekti ve kendisine yönelen ithamlara, ötekileştirmeye ve şiddet olaylarına karşı koyarken müziği bir enstrüman olarak kullanacaktı. Aslında hip-hop kültürünün Almanya’da gelişmesinde büyük bir etkisi olacak süreç de böylelikle başlamış oldu. Diasporik bir bilincin nüvelerine rastlayabileceğimiz şarkı sözleri ile Türk hip-hop’cılar artık Almanya’da müzik piyasasının merkezine oturabilecek sansasyonel bir etki yapmaya hazırdı. Avrupalı Türk hip-hop’cıların ve rapçilerin az evvel bahsettiğim protest müzik sayesinde aldığı kültürü şarkı sözlerine yansıtmasıyla birlikte rap bir müzik olmaktan çıkıp kendini ifade biçimine dönüşecekti. Nitekim dönemin ilk rapçileri hem Almanya hem de Türkiye’de rap müziğin tanınmasında ve gelişmesinde büyük rol oynamışlardır. Bugün rap müzik piyasasında geniş yer kaplayan pek çok müzisyenin köklerinin Avrupa’da yaşayan Türk ailelere dayanması da bu gerçeğin bir tezahürüdür.

Bu süreci Avrupa’da Türklerin izlediği sivil kültür politikaları ekseninde müziğin konumunu baz alarak ele almak gerekirse Mehtap Demir’in üç farklı girişim üzerinden okuduğu tanımlamaya bakmak mümkündür. Buna göre:

“İşçi göçü ve ekonomik nedenlerle Avrupa’da büyük bir diaspora hâlinde yaşayan Euro-Türkler güçlü bir tireli kimlik örneğidir. Kendi kültür bilgilerini korumak için, içe kapanık yaşayan ve geri dönmeyi hedefleyen ilk neslin ardından, bugün Avrupa’nın içinde yaşayan, Avrupa doğumlu Euro-Türkler üç türlü sivil kültür politikası girişimine sahiptirler. İlki, Türkiye’de var olan yapıları takip ederek daha konservatif bir yaklaşım sergilemek; Türk sanat müziği koroları, bağlama kursları, resmî törenlerde bir çeşit Türklük bilgisinin yenilenmesi ve özellikle dinî müzikteki yeteneklerin gelişmesi için Kur’an kursları, ilahi ve ezan okuma yarışmalarını düzenlemektir. İkincisi, Almanya sivil toplum ve müzik kuruluşlarıyla ya da Alman sanatçılarla iş birliği yapılarak üretilen ve yaygınlaşmaya başlayan sentez-entegre üretimlerdir. Üçüncüsü ve sonuncusu, bir çeşit marjinalleşme ve güç gösterisi içeren alt-karşı kültür müzik örnekleridir. Bu Almanya politikalarına karşı duruş sergilemek ya da üçüncü ve dördüncü neslin arada kalmışlık hislerine tercüman olmak için üretilen müzik kültürüdür.”[i]

İlk kuşağın karşısına örülen dil ve kültürel farklılık duvarını yıkmayı başaran gençler her iki dilde de şarkı söyleyebilen, yaşadıkları toplumun sorunları ile yakından ilgilenirken anavatanla olan bağlarını da zayıflatmamış ve anavatandaki sorunlarla da ilgilenen, her iki topluma da hitap eden bir kitle haline gelmişlerdir. Bu yüzden Avrupalı Türkler’in, Alman ve Avrupa müzik piyasasında yer edinmesi kaçınılmaz bir gerçek olagelmiştir. Bu gençler için müzik, kimliklerini tanımlamaları ve kendilerini anlatabilmeleri için kurtarıcı bir işlev olarak görülebilmektedir. Çok kültürlü bir yapının temsilcisi olan bu sanatçılar hayatlarının her alanına tezahür eden bu çok kimlikli düzlemi başarı ile kompoze ederek bir kimlik bunalımına yol açmadan sanatlarını icra edebildikleri ölçüde kendilerini ifade edebilme şanslarına sahiptirler. Aslında bu durumun -detaylı olarak ele alındığında- ana dil tartışmaları açısından da kıymetli çözümler sunabileceği gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. [ii]

 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Gençlere yönelik güzel ve akıcı konuşma kursu
Gençlere yönelik güzel ve akıcı konuşma kursu
DİTİB Genel Sekreteri Atasoy, basın mensuplarıyla bir araya geldi
DİTİB Genel Sekreteri Atasoy, basın mensuplarıyla bir araya geldi